2 Temmuz 2010 Cuma

Gökçe'nin Sinem ile İmtihanı

Efenim Sinem ile başladığımız röportaj serisine yine pek hanımefendi bir kızımızla devam ediyoruz. Aslında Sinem ile yaptığımızdan biraz farklı oldu. Zira Sinemle gerek tivitırdan gerekse de formspringden bayağı bi kaynaşmıştık. Gökçe ile ise bu eyleme kadar pek bi kaynaşmışlığımız yoktu. Ama ben kendisini uzun süredir blogundan ve tivitırdan takip ediyorum ve hem yazı tarzını hem de hayata bakış açısını pek beğeniyorum. ve bu röportaj olayı onu biraz daha yakından tanımama vesile oldu. çok da güzel oldu çok da iyi güzel oldu.

Her ne kadar röportajımsılarımın kendi paşa gönlümü eğlendirmek ve kendim eğlenirken karşımdaki insanların da eğlenmelerini sağlamak dışında herhangi bir amacı olmasa da burada yayınladığım için birilerinin okumasını istediğim anlamına geliyor bu durum. bu yüzden de sorularımla ilgili bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum. şöyle ki, aslına bakarsınız sorularım "basket soru" diye tabir edilen sorulardan oluşuyo. yani karşımdakinin vereceği cevabın önemli bir kısmını tahmin edebiliyorum. şayet bu bir sosyal araştırma veya sosyal deney olsaydı sorularımın çoğunun üzerini çizmem gerekirdi. fakat öyle bir durum yok. sorularım kendi kendime soruduğumda aldığım cevapların başkaları tarafından da aynı şekilde düşünme olasılığını test ediyor gibi. ahan lan acaba bu da bi deney sayılır mı? bence saylanmaz. neden? çünkü ben daha çok karşımdaki ile sohbet etmek için aracı olarak kullanıyorum bu soruları. nihohoh iyi toparladım. evet neyse efenim aşağıda Gökçe'ye sorduğum sorular ve cevapları yer almaktadır. iyi okumalar. beğenmezseniz ne yapıyorsunuz? küçük oğlunuza almıyorsunuz efenim.




Sosyal medya aracılığı ile varlığından haberdar olduğum güzide insanlardan birisi de sensin Gökçe. Blogundan ve twitter’dan severek takipliyorum efenim. Tabi aramızdaki iletişim böyle takip etme minvalinden yürüdüğü için toplumda genel kabul gören “tanışıklık” kavramı bizler için geçerli olmuyor. Bu açıdan sizinle biraz daha tanışabilir miyim?

Ben kendim Gökçe oluyorum. 22 yıldır dünya üzerinde bulunuyor fiziksel varlığım ve yeni yeni anlıyorum olanı biteni. Çocukluğum güzeldi ama sonrasından o kadar hoşlanmadım. Hayatımın bundan sonraki kısımları içinse daha umutluyum. Böyle de olumlu-romantik bi tarafım vardır ilginç bir şekilde. Adım ben daha doğmadan annemin ısrarlarıyla bana layık görülmüş. Doğduğumda yani ocak ayının 24’ünde Hacettepe hastanesinin kaloriferleri bozulmuş, zaten o zamandan belliymiş şanslı bir insan olamayacağım. Eskiden kafamı takardım bu şans mevzusuna artık ona da alıştım. Bi keresinde üstüne para verip gittiğim falcı bile bana çok şanssızsın ve hayatın çok monoton demişti. Ulan zaten bildiğim şey için ne demeye o kadar para aldın demiştim içinden. Falcıların insanlara iyi şeyler söylemeleri gerektiğine gönülden inanırım ama falcılara inanmam. Kova burcuyum ve kova burcu olduğum için astrolojiyi azıcık da olsa ciddiye alabiliyorum (tüm kovalar gibi). Yeni mezun oldum ve ne olacağım, ne yapacağım stresinden şaşkına dönmüş durumdayım. Henüz böyle söylemeye alışamadım ama psikologum artık ben. İşim gücüm yok lakin meslek olarak durum bu. Genel-kültür manyaklığım var, her şeyi bilmek isterim. En alakasız konularda en gereksiz bilgileri hatırlamak ve sağda solda ukalaca anlatmak gibi özelliklerim vardır. Hayatta en sevdiğim şey hikayeler. Başka insanların hikayelerini seyretmeyi, okumayı, dinlemeyi hep sevdim. Çocukken sinema yönetmeni olmak istiyordum büyüdüm terapist olmak istiyorum. İçinde hikaye olan meslekler seçmemin tesadüf olmadığını fark ettim sonradan. Ben hayatı edilgen yaşayan, tam olarak merkezinde yer alamayan ama olanı biteni uzaktan izlemeyi seven biriyim. Belki diğer türlüsünü yapamadığım için bunu sevdiğime inandırdım kendimi, orası muğlak. Ama bir gün gelecek ve izlemeyi bırakıp yaşamaya başlayacağım. Seçtiğim meslekten bağımsız olarak söylüyorum bunu çünkü o artık profesyonel bir şey :) Romantik komedileri ve suç-mayfa filmlerini çok severim. Bu iki tarzı sevdiğimi söylediğim insanlar bana garip garip baktıklarında insanı tek bir şeye indirgemeyeceksin arkadaşım derim, hepimiz içimizde çok farklı yönler barındırıyoruz, o yüzden de insanları etiketlemekten hiç hoşlanmam. Hatta hayatta en nefret ettiğim şey birilerinin beni kafalarının içindeki şablonlara koymaya çalışmalarıdır. Ve bu sürekli başıma gelir, kaçamam. En sevdiğim dizi six feet under ve en son çavdar tarlasında çocuklar’ı okudum. Kendimi anlatmak konusunda zorlanacağımı düşünürdüm ama görünen o ki zorlanmıyormuşum. Amma çene çalmışım ha, işte böyle bir şeyler…


Müzik hepimiz için hayati bir ihtiyaç gibi. Ve hepimiz dinlediğimiz şeylere anlamlar yükleriz. Konjonktür değiştiğinde dinlediğimiz müziğin anlamı değişmeden kendini korur bu yüzden bi süre sonra o şarkıları dinleyemez hale geliriz. Anlamı biz yüklediğimize göre yine anlamsızlaştırmayı da yapabiliyor olmamız gerekmez miydi?
 
Bence şarkılara anlam yüklemek yaptığımız kötü şeylerden biri çünkü bir şarkıyı bir insanla veya olayla eşleştirdiğimizde o şarkıyı olduğundan başka bir hale getirmiş oluyoruz ve müzikal değerleri için takdir edemiyoruz artık. Hatta işi abartıp anlam yüklediğimiz bir şarkıyı açmaya korkar oluyoruz. Şarkıya çok yazık oluyor. Ben bi ara söz vermiştim kendime güzelim şarkıları rezil etme diye ama olmuyor tabi. Senin dediğin gibi bi kere anlam yükledin mi onu geri de alamıyorsun. Bunun nedeni hakkında kesin bi teorim yok ama sanırım şarkıyla eşleştirdiğin şeyin değeri senin için azaldığında şarkı da nötr olmaya biraz daha yaklaşıyor fakat hiçbir zaman sıfırlanmıyor çünkü öyle olabilmesi için eternal sunshine’daki gibi bir sisteme ihtiyaç var. Şarkıyla eşleştirdiğin insan veya durum belleğinde yer ettikçe o şarkı da onlarla geliverecek aklına, ha zamanla eskisi kadar üzmeyecek veya mutlu etmeyecek o ayrı. Her şeyde olduğu gibi. Mesela ben bu konuda baya yol aldım, hiç dinleyemediğim bir tane şarkı kaldı :) . diğerlerini dinlerken de aklıma geliyor tabi birsürü şey ama eskisi kadar takılmıyorum anlamlara.

Yaşadığımız şehirlerin karakterlerimizin oluşumunda bir etkisi olduğunu düşünüyor musun?
 
Kesinlikle öyle düşünüyorum. İnsanların yaşadıkları şehirlere bi yerinden benzediklerine inanıyorum. Özellikle çocukluktan itibaren uzunca bir süre aynı şehirde yaşayan insanlarda daha da etkili oluyor bu. Mesela ben tüm hayatım boyunca Ankara’da yaşadım ve kendimde bir Ankara görüyorum. Soğuğu, sokakları, ağaçları, insanları şekillendirdi beni. Eğer İzmir’de doğup büyümüş olsaydım şu anki Gökçe olmazdım, bundan da çok eminim. Veya İzmirli biri ankarada yaşasaydı.  Her şeyi geçtim bi şehrin iklimi bile şekillendirir insanları çünkü hayata bakışın pencereden gördüğün havadan o kadar etkileniyor ki. Bir de her şehrin kendine has bir kültürü var. O kültür içinde öğreniyoruz bazı şekillerde davranmayı ve düşünmeyi. İyi ki de öyle oluyor valla.



Özellikle 90’larda doğan insanlarla ilgili benim şöyle bir tezim var. 4’ünde ergenliğe giriyorlar, 15’inde sevişip 25’inde de ölüyorlar. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?
 
Yeni neslin bizden farklı oldukları doğru. Bence biraz da şanssızlar özellikle 90ların ortalarında doğanlar. Yani ilkokula geldiklerinde cep telefonu vardı internet vardı, garip bir hızlanma vardı tüm dünyada. Onlar da o arada bu hızlılık içinde büyümek zorunda kaldılar. O yüzden de galiba her şeyi aceleye getirmenin gerekli bir şey olduğuna inandılar. Mesela ben şu an 16 yaşında olan bir sürü kızdan daha küçük gösteriyorum. Hala onlar kadar makyaj yapmayı bilmiyorum. Bir de düşün onların yaşındaki halimi. Ben bildiğin çocuktum ve benim bir sürü arkadaşım da öyleydi. Daha sakin bir nesildik herhalde. Bu kadar uyarıcı bombardımanı altında değildik. Evet biz de televizyonla büyüdük ama sadece oydu. Biz de çok şanslı sayılmazdık tabi bana kalsa keşke 60ların sonu 70lerin başında 20li yaşlarımda olsaydım. O neslin bir parçası olabilseydim.

Duvarlara bakmak insanda genel olarak yalnızlık hissini körüklediği için, koşarak kaçılan bir eylemdir. Sen neden seviyorsun bu eylemi?
 
Duvarları seyretmeyi sevmemenin nedeni sürekli dalan bir insan olmam. Gün içinde birileri konuşurken veya bir dizi izlerken, kitap okurken bazen düşüncelerimi durduramam ve iki işi de aynı anda yapamadığım, genelde de düşüncelerime esir olduğum için ortamdan kopmak zorunda kalırım. Ama duvarlara bakarken bir şey kaçırmam sadece düşünürüm. O yüzden de bunu alışkanlık haline getirdim. Özellikle odamın duvarlarıyla baya bi haşır neşir oldum :) Oldukça dinlendirici oluyor hatta duvarlara bakmak, sessiz, sakin sadece kendi düşüncelerimi duyuyorum. Kendimle ilgili en önemli kararları duvarları seyrederken alırım bir de yürürken. Yalnızlıkla da eşleştirmedim duvarları açıkçası, yalnız hissetmem için duvarlara gerek yok genelde öyle hissediyorum zaten o his böyle sol omzumda duruyor sanki sürekli :).



Artık insanları çeşitli platformlardan takip ederek onların zevklerini öğrenmek oldukça kısa sürüyor. Dolayısıyla yüzyüze görüşmesen bile zevklerine bakarak merak ettiğin kişinin az çok nasıl biri olduğunu anlamak mümkün. Bu yüzden mi insanların her türlü ilişkisi çok daha kısa ömürlü oluyor, yoksa kendi kendimizeyken bile kendi başımıza kalamadığımız bir dünyada daha kısa ömürlü ilişkiler tercih edip yalnızlığa sığınıyoruz?
 
Bir insanı tanıma süreci uzun ve çok güzel. Benim en sevdiğim şeylerden biridir mesela birini yavaş yavaş tanımak, gözlemlemek, konuşmak, araştırmak vesaire. Ama senin dediğin gibi artık her şey ortada. Bir insanın neleri sevdiğini facebook profiline bakarak yaklaşık 3 dakikada anlayabilirsin. Hele bir de twitterı, blogu, last fmi falan varsa neredeyse her şeyini bir çırpıda öğrenebilirsin. Tabi bunun insana hoş gelen tarafları da var özellikle yüz yüze iletişim kurulamayan kişileri tanımak açısından iyi olduğu söylenebilir ama gerçek hayattaki ilişkilerde çok da hoş bir şey değil sanırım, en azından benim için değil. Yani ben birinin en sevdiği filmi sinema üzerine konuşarak öğrenmeyi tercih ederim, o süreç güzel olan. Hem sanırım ilişkilerde bağların kuvvetli olması için de gereken bir şey bu. Gerçekten de ilişkiler bu yüzden kısa sürüyor olabilir zira giriş gelişme kısımlarını atlayıp sonuç kısmından başlarsan uzun sürmez bir yazı da.  Diğer dediğinde de kısmen bir doğruluk payı var. Çok fazla şey öğreniyoruz, çok fazla insanla iletişimdeyiz yüz yüze olmasak bile ve bazen bu kadar yoğunluktan insanlar hakkında bir sürü cümle okumaktan-dinlemekten yorulup ilişkileri kısa kesmeyi ve yalnız kalıp kendimizi tanımak istiyor olabiliriz. O da mantıklı geldi.

Şu anda sosyal medyanın oldukça fazla sayıda aracı var. Ve birçok insan bu araçların büyük çoğunluğunu kullanıyor. Bu araçların hepsini birden kullanıyor olmak kendini daha fazla insana ifade etmek ve bu anlamda o ifadelerin anlam kazanıyor olması mı yoksa daha ziyade bir maymun iştahlılık ve gösteriş budalalılığı mı var?
 
Yani işin içinde bir kendini ifade etme isteği var tabi ki, bu kaçınılmaz. İzlenmeyen bir hayat yaşanmaya değmeyen bir hayattır demiş ya biri -kim olduğunu hatırlamıyorum- insan olmakla ilgili bu biraz, kendimizi ne kadar anlatırsak hayatımız daha değerli, daha yaşanmaya değer hissediyoruz galiba. Veya daha az yalnız. Sonuçta itiraf edelim ki yalnızız yani varoluşsal olarak ama işte bir şekilde kendimizde olan biteni mümkün olduğunca çok ve kusursuz bir şekilde ifade edersek bunu kırabiliriz diye düşünüyoruz. Bence internetin geldiği noktada biraz bu yönde. Yazıyoruz, hatta çok yazarsak kimse okumaz diye özetliyoruz ki daha çok insana ulaşalım. Yaptıklarımızı gösteriyoruz insanlara, işte “ben varım” demenin çeşitli yolları bunlar. Ama bazen düşünüyorum da bunun için bu kadar fazla araca gerek var mı? Bir iki tanesiyle yetinemez miyiz diye? Artık bence bu biraz bağımlılık haline de geldi, insanlar her türlü sosyal medya kanalını kullanmadan edemiyorlar, kullanmadıklarında yoksunluk hissediyorlar. Ve bazı insanlarda gerçekten bir gösteriş budalalılığı var ve işin bokunu çıkarıyorlar ama çok şükür ki bu sosyal medya araçlarının güzel yanı istemediğin insanları rahatlıkla görüş mesafeden uzaklaştırabilmen. Hep savunmuşumdur birinin yazdıklarından hoşlanmıyorsan twitterda takip etmezsin, facebooktan silersin. En azından o bizim elimizde.


Blog açmaya nasıl karar verdin?
 
Bir arkadaşım kendine blog açtığını söylemişti, bilmiyorum tabi o zaman blog nedir ne değildir. 4 yıl önceydi galiba, sonra baktım araştırdım olayın iç yüzünü kavradım. Ben de açayım bir tane dedim. Her zaman yazmayı seven bir insan oldum, ne yazacaksam kağıtlara yazar onları da farklı farklı kitapların arasına koyardım eskiden ki ileride o kitabı tesadüfen açtığımda bir tarihte yazdığım yazıyla karşılaşayım. Neyse blog açtığımdan beri pek yazmıyorum kağıtlara. Bu bloğumdan önce başka bir bloğum vardı bir buçuk yıl orda yazdım sonra bir gün canım çok sıkıldı kapatıverdim onu ve şu anki bloğumu açtım. Ve seviyorum blog yazmayı da okumayı da. Hatta internette yapmayı en sevdiğim şey readerımı açıp blog yazılarını okumak haline geldi.



Yazı yazarak insanlara ulaşma durumunun, yaşadığın her şeyi yazıya dökülebilitesini ölçme gibi bir yan etkisi var. Senin hayatında böyle bir etki mevcut mu?

Aslında çok olmadı. Bir şeyi yaşarken bunu nasıl yazarım acaba diye düşünmüyorum.  O olayı yazıya dökmek çok sonradan geliyor aklıma. Zaten hayatımda pek bi atraksiyon yok, blogumda da olay anlattığım pek fazla yazı yok aslında. Ve ben galiba hayatımı biraz sansürlüyorum söz konusu bloga yazmak olunca. Yani zaten çok yazılası bir şey yaşasam da genellikle açıkça yazmıyorum onu. Neden böyle yapıyorum acaba şimdi burada böyle yazınca garibime gitti :)
 

Artık üniversiteden mezun olan gençlerin çoğu akademik kariyer yapmayacak olsalar bile ve iş hayatında yüksek lisansın çok acayip bi getirisi olmamakla birlikte yüksek lisans yapmaya gayret ediyor. Bu durum procrastination’ın yeni hali gibi geliyor biraz. Haksız mıyım?

İnsanların yüksek lisansı bu kadar çok isteme nedenleri bence öncelikle işsizlik. Yani iş bulmak iyice zorlaştı ve yüksek lisansa girdiği zaman bir insan toplumun iş bulsana artık baskısından kurtulmuş olacak bi kere. Herkese ben yüksek lisans yapıyorum diyecek ve işsizliğine bir kılıf hem de sükseli bir kılıf bulmuş olacak. Bi diğer neden de çoğumuzda baş gösteren gerçek hayata atılma korkusu. Üniversite hayat steril, korumalı ve öğrencilik gerçekten de bir anlamda sürekli devam etmesini istediğimiz şey çünkü hayatın en tatlı olduğu yaşlarımız öğrenci olarak geçti, bunu bırakmak zor. Sonra erkeklerin askerliği ertelemek için istedikleri şey ayrıca yüksek lisans :). Yani baya baya tutunulacak bir dal halinde görünen o ki yüksek lisans. Mesela benim durumumda icra etmek istediğim meslek için masterın şart olmasının yanında tübitak’ın verdiği süper burs sayesinde çalışmadan güzel para kazanabilme şansı da oldukça motive edici :) Ama genel olarak bi hayatı erteleme durumu söz konusu akademisyen olmayı istemeyen kişiler için gerçekten.



En sevdiğin Glee performansı ve en sevdiğin Seinfeld bölümü hangisi?

Glee’nin özellikle ilk 13 bölümünün hepsine çok bayıldım ama favorilerim tüm elemanların artie’nin nasıl hissettiğini anlayabilmek için tekerlekli sandalyeyle dolaştıkları wheels ve şarkılarını karıştırma ödevinin verildiği mash up bölümleri. Ama diziyi baştan sona çok çok sevdim. Seindfeld’den bölüm seçmekse çok daha zor çünkü tüm bölümleri birbirinden güzel ve ben çılgınca seviyorum her bölümü 4-5 kez izledim. En favori bölümüm şu çok efsane tersten başa giden the betrayal. Muhteşem bir kurgu gerçekten kramer’ın lolipopun değişen boyutları beni çok güldürmüştü. Onun dışında the contest ve the junior mint bölümlerini de çok severim. Yani böyle seçince kendimi kötü hissediyorum çünkü daha bir sürü bölüm var acayip sevdiğim. Bence dizi ilk bölümden son bölüme muhteşem, çok zeki, çok komik. Yapılmış, yapılacak en iyi komedi dizisi kesinlikle. İşte söz konusu seinfeld olunca konuşuyorum böyle uzun uzun.
 

evet efenim bize ayrılan soru ve cevapların sonuna geldik. esen kalın.