Bugün hızımı alamadım, odtüye giren dana gibi blogları talan ettim resmen. ama az önce tivitırda prekazi'nin yazdığı tivit ve sabahtan gazetede okuduğum bir haber üzerine kendi kendime çok sinirlenince sinir krizini fırsata çevirip işbu postu yazayım dedim.
Öncelikle mevzu şudur, kısaca, padişah dediğin adam filmde ateşli sevişen bir kimse olarak gösterilemez. Ya bu durum o kadar birden çok şeye sinirlenmeme neden oldu ki, du sıralayayım:
1. Sex yoktur üreme vardır.
2. Mevzu bahis kişinin eşşek kadar haremi olsun, ama filmde kendisini canlandırırken vay efendim nası, neden padişah sevişirken çekilmiş gibi bi mevzu olsun.
3. Bu kadar kör düşünen bir adam "İstanbul 2010 kültür başkenti ajansı sinema direktörü" olsun.
4. Bu kadar yaygara koparılsın, yönetmenine hakaret edilsin ve fakat sevişme sahnesi sadece 40 saniye sürmüş olsun.
hani bi laf vardır ben pek severim kendisini "sende s.ke sürülecek kadar akıl yok".
27 Kasım 2010 Cumartesi
22 Kasım 2010 Pazartesi
diziler, filmler, son haberler
arkadaş ben bu avrupa birliği gençlerine kıl oluyorum, sinir oluyorum, illet oluyorum. diyeceksiniz ki niye? çünkü çok geziyorlar. evet. çok geziyorlar. nasıl olsa vize derdi yok, tren ucuz. adamlar binip binip gidiyorlar. mesela İrlanda'ya Erasmus'a giden var sayın okur. İrlanda diyorum bak. bize ne var? İrlanda yok tabi. şayet İstanbul-Ankara-İzmir'deki üniversitelerden birinde okursan belki İspanya, İtalya neyn var ama daha ötesi yok.
Polonya'da 15 günlük atelye çalışması için bi amuda kalkmadığımız kalmıştı mesela. yok vize için ayrı ölçüde fotoğraf (tam bir wanted pozu, ki bambaşka bi konudur) yok pasaport için bambaşka bir fotoğraf, harç, sıra bekleme, pasaport eve kargolandığı için kargoyu da saçma sapan insanlar dağıttığı için dağıtımcıyı tenhada kıstırıp pasaportu elde etmeler ve bunun gibi birçok boktan şey. Biz bunlarla uğraştık normal insan olduğumuz için, (yeşil pasaportu olanları tenzih ederim) İtalyanlar uçağa bindikleri gibi geldiler. tam bir sokarimasu durumları, daha da bişi demiyorum ve çok bambaşka bi konuya atlıyorum, yeter sinir bastı.
Umut Sarıkaya'nın albümünü çıktığı gün aldım, çıktığı gün çok iddialı oldu, çıktığı hafta diyelim. Karikatürlerin çok büyük bir kısmını bilmekle birlikte çok bomba karikatürleri hem de topluca okuma şansı buldum, adam çok zeki beyler, hastasıyız. tavsiye ederim. hele bi "abi biz dar bütçeli bir diniz, bak ben de yaba istedim zeytin çatalı verdiler" karikatürü var ki, aklıma geldikçe gülüyorum.
Ondan sonracıma, özel sektöre bodoslama dalmamın üzerinden yaklaşık 3 ay geçti ve artık yavaş yavaş ne kadar yavşak insanların ve yavşak hareketlerin olduğuna gün be gün tanık oluyorum. ama "dikkat insan çıkabilir, her şey olabilir" düsturu ile yaşayan bi insan olarak çok şaşırmıyorum ama tabi zorlanıyorum bazı bazı.
Bunun dışında iki tane yeni dizi izliyo gibi yapıyorum, gibi yapıyorum çünkü tam izlemiyorum böyle bi tutku bi merak yok, hımm neymiş du bakayım havasındayım. birincisi Blue Mountain State, lise-güzel, seksi kızlar-amerikan futbolu- yakışıklı ve/veya loser erkekler. konu budur.
İkincisi de Hung. Bayağı bi zamandır merak ediyodum başladım izlemeye ilk sezonu bitti ikincinin ortasındayım. bi tane adam var koçluk yapıyor kendi mezun olduğu lisede, karısı terk ediyor, adam beş parasız. male prostitute oluyor kendisi. çok iyi değil ama kötü de değil. şöyle diyim boş vaktiniz varsa izleyin yoksa hiç kasmayın nice diziler var.bi de bu diziyle ilgili şöyle bi kafa karışıklığı olduğuna inanıyorum. dizinin ilk sezon posterinde "middle age, divorced, broke, gigolo" yazıyor. ve fakat esas kahramanımız jigololuktan değil fahişelik işinden para kazanmaya çalışıyor. Yani belki anlamları yakın gibi görünebilir ama neticede aynı şey değil. bu da böyle gereksiz bi detaydı.
heeee bi de, (en güzelini en sona saklamışım bilmeden) Otostopçu'nun Galaksi Rehberi'nin 710 sayfalık versiyonunu aldım ben ya, daha başındayım gerçi ve elimde ansiklopedi büyüklüğünde kitapla gezincesi insanların hoyrat bakışlarına maruz kalıyorum ama umrumda mı dünya, tabiyki değil. bu kadar büyüğünü ne okuycam yea diyosanız cep kitap versiyonu da var onu alın okuyun, filmini neyn izleyin ama tanışın muhakkak Douglas Adams ile. rest in peace Douglas. - bu son cümle de içimde çok acayip kanayan bi yaradır ama olsun-
Bi an böyle satır arası yazıncası yılmaz morgülün tivitleri geldi aklıma, arkadaş o adamın kafa bambaşka ya, hiç anlatılmaz yaşanır bi girin bakın.
Son olarak, Sinem (a.k.a Geowyns) kızımızla sosyal deneyimsi bi eyleme giriştik, kendisi bi hafta boyunca tivitıra tivit yazmayacak (başka yere tivitı yazılmıyo gerçi, neyse), bakalım neler olacak. mserdark'nın sosyal medya detoksuna benzeyebilir ama bizimkisi öyle değil, hatta en ufak bi esinlenme bile yok, aklımıza geldi yapıyoruz. detayları belki Sinem bloga yazacak.
budur.
27 Ekim 2010 Çarşamba
söylüyorum ama kime?
bi şey söylicem. lafa da böyle girilmez bu bir. bir tane değil birçok tane söyleyecek şeyim var bu da iki.
ya ben şimdi bu 500 days of summerın soundtrackini dinliyorum da, allam yareppim ne kadar acıklı şarkılar var ya. hele the smits'in iki tane biribirinden harika şarkısı var. ki ben, hiç the smiths dinlemiş bi insan değildim bu güne kadar ama bi taraftan da "the smiths fans die young" geyiğini de merak ederdim, lan geyik değilmiş gayet gerçekleşme ihtimalinin var olduğunu görmekteyiz.( ilgili bkz: there is a light that never goes out, http://fizy.com/#s/1lrk8p )
bunun dışında, lost in austen'i izledim. pek güzel çok da güzel bir mini dizimiz. jane austen'in pek iyi bildiğimiz pride and prejudice'inin çok egzantrik bir versiyonu, gerçi versiyon diyemeyiz ama diyedebiliriz bakış açısı. ama konu şöyle;
Londra'da 2000'li yıllarda yaşayan amanda price adındaki kızımız pek aşık bu kitaba, kitaptaki karakterlere efenime söliyim o havaya, o zamana, o dokuya, o her bi şeye. ve bir gün bir gün kızımız bi şekilde o romanın içine giriyor ve olaylar gelişiyor. toplam 4 bölüm 45'er dakika. ama cidden çok eğlenceli. kızlar için bi güzel tarafı da ço yahuşuğlu erkekler var böyle bak bak doyamazsın. ben de zaten doyamadım. dizide bi colin firth geyiği vardı üşenmedim dün colin firthlü versiyonunu da indirdim ve hatta keira knightly'nin oynadığı filmi de indirdim. filmi izledim. colin firth kenarda bekliyo onu da izlerim bi dahaki izin günümde belki, gerçi bi dahaki izin günüme yapılacak bambaşka şeylerim var, du yazıyım da okuyanlar kıskansın; Gökçe ile pasta yapcaz biz niheheh yerken de sex and the city izleriz. oh mis.
ondan sonracıma ben bugün kendi mağazamın tadilata girmesinden mütevellit en cafcaflı şubeye geçtim, hemen ilk güne imzamı attım ve "bayan değil kadın" polemiği yarattım sonuna kadar da savundum, inanmazsınız bu şubedeki çocuklar pek şirin çıktı "aa çok ilginç bi tespit aslında" deyip kabullenir gibi yaptılar. hoş, benim söylememle bu durumdan haberdar oldukları için konuyla ne kadar alakasız oldukları gün gibi ortada olduğu için aslında pek de şey olmadı, ama neyse en azından daha önceki şubedeki süper acayip arkadaşlarımız gibi hayır lan bayan denir asıl kadın çok ayıp demediler, bu da bir şeydir.
ve de bu mağazada her şey çok iyi çok güzel, sadece iki minik! sorunum var.
1. müdiremiz egosundan kimseyi görmüyo, aynı tipten başka bi insanla başka bi maceram olmuştu, ben de yaşanmışı var modundayım ama yine de işim biraz zor.
2. çok şirin çok yardımsever pek tatlı ve de bizim üniversitede okumuş (gerçi 2004 girişli ve hala okuyo, neyse) bir arkadaşımız var, ama kendisi şu an benim arkadaşım olm(a)yan bi insanın neredeyse tıpkısı, so hiç hoş değil, yine de işim zor vol.2
bir de A Garden State filmini izledim. şöyle söyleyeyim müzikal olmayıp da şarkılarla filmin farklı bir şekilde iç içe geçtiği düz bi film olmakla birlikte pek hoş bir filmimiz. düz diyince de hakaretengiz bi cümle oldu ama değil. düz derken böyle bi aksiyon yok ortada pek olay da yok zaten durum hikayesi gibi. sadece 4 günü anlatıyo film. ama müziklerle o kadar güzel harmanlanmış ki. bi de benim izlediğim versiyonunda alyazılarda şarkıların sözleri de yazılıydı, duruma cuk oturan şarkılar seçilmiş zach beyimiz tarafından. çok şahane bi iş çıkarmış. tavsiye ederim. ben de Güzide'nin tavsiyesiyle izledim. pişman değilim. çok saoluuunnn Güzide (duman stayla)
Gökçe'nin tavsiyesiyle de love and other disasters'ı izlemiştim. hatta dün tekrar izledim. (evet farkettiğiniz üzere dün izin günümdü ve bütün gün bi şeyler izledim, oh ne kadder güzel oldu) bu film benim hayatımda görüp görebileceğim en iyi sorgulama filmlerinden biriydi bence. aşk'ın halleri ve aslında pratikte nasıl olduğuyla ilgili bir film ve o kadar akılcı ve sorgulamacı replikler var ki, inanamazsınız. inanmazsanız açın izleyin babies. çok saol Gökçiiii (kendim stayla)
ya ben şimdi bu 500 days of summerın soundtrackini dinliyorum da, allam yareppim ne kadar acıklı şarkılar var ya. hele the smits'in iki tane biribirinden harika şarkısı var. ki ben, hiç the smiths dinlemiş bi insan değildim bu güne kadar ama bi taraftan da "the smiths fans die young" geyiğini de merak ederdim, lan geyik değilmiş gayet gerçekleşme ihtimalinin var olduğunu görmekteyiz.( ilgili bkz: there is a light that never goes out, http://fizy.com/#s/1lrk8p )
bunun dışında, lost in austen'i izledim. pek güzel çok da güzel bir mini dizimiz. jane austen'in pek iyi bildiğimiz pride and prejudice'inin çok egzantrik bir versiyonu, gerçi versiyon diyemeyiz ama diyedebiliriz bakış açısı. ama konu şöyle;
Londra'da 2000'li yıllarda yaşayan amanda price adındaki kızımız pek aşık bu kitaba, kitaptaki karakterlere efenime söliyim o havaya, o zamana, o dokuya, o her bi şeye. ve bir gün bir gün kızımız bi şekilde o romanın içine giriyor ve olaylar gelişiyor. toplam 4 bölüm 45'er dakika. ama cidden çok eğlenceli. kızlar için bi güzel tarafı da ço yahuşuğlu erkekler var böyle bak bak doyamazsın. ben de zaten doyamadım. dizide bi colin firth geyiği vardı üşenmedim dün colin firthlü versiyonunu da indirdim ve hatta keira knightly'nin oynadığı filmi de indirdim. filmi izledim. colin firth kenarda bekliyo onu da izlerim bi dahaki izin günümde belki, gerçi bi dahaki izin günüme yapılacak bambaşka şeylerim var, du yazıyım da okuyanlar kıskansın; Gökçe ile pasta yapcaz biz niheheh yerken de sex and the city izleriz. oh mis.
ondan sonracıma ben bugün kendi mağazamın tadilata girmesinden mütevellit en cafcaflı şubeye geçtim, hemen ilk güne imzamı attım ve "bayan değil kadın" polemiği yarattım sonuna kadar da savundum, inanmazsınız bu şubedeki çocuklar pek şirin çıktı "aa çok ilginç bi tespit aslında" deyip kabullenir gibi yaptılar. hoş, benim söylememle bu durumdan haberdar oldukları için konuyla ne kadar alakasız oldukları gün gibi ortada olduğu için aslında pek de şey olmadı, ama neyse en azından daha önceki şubedeki süper acayip arkadaşlarımız gibi hayır lan bayan denir asıl kadın çok ayıp demediler, bu da bir şeydir.
ve de bu mağazada her şey çok iyi çok güzel, sadece iki minik! sorunum var.
1. müdiremiz egosundan kimseyi görmüyo, aynı tipten başka bi insanla başka bi maceram olmuştu, ben de yaşanmışı var modundayım ama yine de işim biraz zor.
2. çok şirin çok yardımsever pek tatlı ve de bizim üniversitede okumuş (gerçi 2004 girişli ve hala okuyo, neyse) bir arkadaşımız var, ama kendisi şu an benim arkadaşım olm(a)yan bi insanın neredeyse tıpkısı, so hiç hoş değil, yine de işim zor vol.2
bir de A Garden State filmini izledim. şöyle söyleyeyim müzikal olmayıp da şarkılarla filmin farklı bir şekilde iç içe geçtiği düz bi film olmakla birlikte pek hoş bir filmimiz. düz diyince de hakaretengiz bi cümle oldu ama değil. düz derken böyle bi aksiyon yok ortada pek olay da yok zaten durum hikayesi gibi. sadece 4 günü anlatıyo film. ama müziklerle o kadar güzel harmanlanmış ki. bi de benim izlediğim versiyonunda alyazılarda şarkıların sözleri de yazılıydı, duruma cuk oturan şarkılar seçilmiş zach beyimiz tarafından. çok şahane bi iş çıkarmış. tavsiye ederim. ben de Güzide'nin tavsiyesiyle izledim. pişman değilim. çok saoluuunnn Güzide (duman stayla)
Gökçe'nin tavsiyesiyle de love and other disasters'ı izlemiştim. hatta dün tekrar izledim. (evet farkettiğiniz üzere dün izin günümdü ve bütün gün bi şeyler izledim, oh ne kadder güzel oldu) bu film benim hayatımda görüp görebileceğim en iyi sorgulama filmlerinden biriydi bence. aşk'ın halleri ve aslında pratikte nasıl olduğuyla ilgili bir film ve o kadar akılcı ve sorgulamacı replikler var ki, inanamazsınız. inanmazsanız açın izleyin babies. çok saol Gökçiiii (kendim stayla)
19 Ekim 2010 Salı
merhaba.
benim kendimin neredeyse çok düzenli bir işi ve çeşitli yol güzergahları olduğundan mütevellit hemen her gün değişik yazı ve tabelalarla karşılaşıyorum. paylaşmak isterim. aynen yazılmış olduğu hali ile aktarıyorum. en ufak bi kendimden katma durumu yoktur. arz ederim. birincisi "maykrosoft internet cafe" yorum yok buna. ikincisi de "ret kit köyüm" kendisi birahane oluyor, cebecide. diğer birahanelerin ve gazinoların adları da bir bu kadar iddialı ama ben unuttum not edeydim iyiydi.
bir de geçen gün bir yazıya rastladım, çankırı caddesinde. ankara'yı bilmeyenler için ilk önce bir çankırı caddesi tarifi yapmam lazım. efenim çankırı caddesi dışkapı'yı ulus'a bağlayan ve üzerinde en eski ve bilindik gazinoların bulunduğu enteresan bir caddemiz. ben de evden işe giderken bazen kullanıyorum bu caddeyi. arabam yok ondan hep ühühü. neyse konuyu dağıtmayalım. benim bu caddede bir gazinonun ilanına gözüm takıldı. şöyle alt alta fiyatlar yazıyordu:
Bilmemne Yemeği- X TL
Bilmemne Yemeği 2- Y TL
50'lik Bira- Z TL
35'lik Yeni Rakı- V TL
BAYAN İÇKİSİ- 20 TL.
bu bayan içkisi bir nedir bütün yol boyunca bunu düşündüm. herhalde konsomasyonun fiyat listesine yansımış hali dedim, pek üzüldüm.
şimdi bunların üzerine gönül isterdi ki saykodelik müşterilerden bahsedeyim, efendime söyliyim tivitırımın kızlarıyla kaynaştık onu anlatayım, Glee'nin vol. 3 albümünün ne kadar da şahane olduğundan, Rijkaard'a yapılan haksızlıktan bahsedeyim ama olmuyo sanki. bir dahakine kıfsmetse.
hoşçakalın.
26 Eylül 2010 Pazar
ne dedim kimbilir
bu sıra mini mini birler çalışkan ikiler modunda pek cabbar ceval atakan günlerimdeyim. 2 yıl önceki ruh halimi yakaladım galiba. kendimi her şeyi başarabileceğime ikna etmiş durumdayım. ve de bir de kitap okumaya çok keskin bir dönüş yaptım. okuyorum artık bir şeyler, çok iyi oluyor çok da güzel oluyor. deneyin %100 çalışıyor. tabi geyik potansiyelimden de bir gram kaybetmiş değilim.
Geyik dedim de geyik yapacak ortamım yok arkadaş. bi tek buna üzülüyorum. şu anda beraber çalıştığım tayfa ile dilimiz pek uyuşmuyor. şimdi sakın yanlış anlamayın da (bu lafa da kılım "yanlış anlama" belki sen yanlış anlatıyosun ne belli, alla alla) ben diğer arkadaşların yanında fazla entel kaldım resmen. kullandığım kelimeler bile çok yabancı geliyor, halbuki bildiğimiz türkçe konuşuyorum ben de. yani araya ingilizce kelime falan katmıyorum hiç. neyse.
bir dolu diziler filmler bir şeyler izliyorum. tabi izliyorum diye anlatmak durumunda değilim. ya da yazmak. bu noktada şöyle bi düşünce olabiliyor. "yeaa o kadar izledim bari yazayım da boşa gitmesin" şimdi bu biraz saçma bi yaklaşım. zira izlediğin şeyleri birileri okusun diye yazmak filmin dizinin boşa gitmemesini sağlayacaksa sen zaten boşa izlemişsin, zira o izlediklerin başkalarına anlatmak için değil kendine bi katkı olsun diye izlediğin şeyler olmalı. yani tabi bana göre bu böyle. başkaları tam tersini düşünebilir. gerçi genel olarak arkadaş ortamlarını düşünecek olursak millet dizileri filmleri, ufkunu açmak için değil de " yea bi bi şey izledim şöyle şöyle" diyip çok entellektüelim hımm havaları yakalamaya çalışabiliyor. ama o havaları yemiyoruz tabi. hıh.
o kadar yazdım madem şimdi izlediklerimi yazsam mı yazmasam mı bilemedim. resmen arada kaldım lan. kendi kendimi kaosa sürükledim iyi mi?
tivitırda 1900'lü tivitlere geldim ve bu bence biraz kötü oldu. zira uluslararası ilişkiler okumuş bi insan olarak yazdığım her tivitin sayıyı arttırmasını yıl bazlı olarak şey ediyorum. mesela 1914. tivit, aha birinci dünya savaşı başladı vs. artık ne kadar düz ne kadar monoton bir heyatım varsa böyle şeylerle bi ekşın yakalama çabasındayım. mesela şu an tam 1918 tane tivit yazmışım ve birinci dünya savaşı bitti sırasıyla sevr, lozan ondan sonra kurtuluş savaşı sonra meclisi kuracaz ve ardından cumhuriyeti kuracaz harf devrimi derken manyağa bağlıyoruz. bu postun da sonuna gelmiş olayım daha fazla şey etmeden.
**ilk görsel ne alaka diyeceksiniz muhtemelen, aslında hiç alakası yok ama google'a geyik yazınca görsellerde bu çıkıyor. öyle, ne bileyim.
saygılar bizden efenim.
17 Eylül 2010 Cuma
bir yazı yazdımki, dönemem.
akademiyi bırakmaya karar vermeseydim şu kadar zaman yazamayışımı "entellektüel blokaj" gibi süslü kelime öbeği ile negzel tanımlayabilirdim ama ben kendim artık son derece normal işi olan sabah işine giden akşam evine gelen bi insanım dolayısıyla vay arkadaş ne oldu bana böyle de ben yazamaz hale geldim? ben bu hallere düşecek insan mıydım? olarak tanımlıyorum.
neyse ne diyodum evet efenim artık bir işim var böyle bildiğin iş, ciddi bir kurum gerçi ekip çok neşeli, işin kendisi de neşeli zaten bence. pis zenginci insanlara mobilya satıyoruz. gördüğünüz gibi gayet düz bi iş. zaten bi dolu insan da lan o kadar okudun üniversite yetmedi yüksek lisans bile yaptın (tam yapmadım ama yaptım varsayıyorum ben kendimi zira çok çileli bi iki sene oldu, ühüh) şimdi tezgahtarlık mı yapcan? dediler. lise mezunu aynı bu işi yapan erkek bi kuzenim var hatta o bana "madem bu işi yapacaktın liseden sonra bu işe girseydin en azından tecrüben olurdu" dedi. ben de kendisine " yalnız bu benim çalıştığım şirket idari kısımda çalışacak elemanlarını dahi satıştan başlatıyor ayrıca da üniversite mezunu olmayanı almıyorlar istediğin kadar tecrüben olsun" diyerek göt ettim. ama ne yalan söyliyim ben de işe başlamadan önce bi burun kıvırdım yeaa ben satıştan ne anlarım hem tezgahtarlık mı yapcam dedim ama meğer kazın ayağı öyle değilmiş lan. misal satış konusunda başarılı olabilirsen kazandığın primlerle beraber maaşın 5 bin liraya kadar çıkabiliyür. oha tabi. ama yalan değil bizzat gözümle gördüm ben rakamları. tabi maaş önemli motivasyon ama her zaman şeye de inanırım yaptığın işin ne olduğu ne kadar kazandığından önemlidir. yani mesela bi araştırma görevlisi 1.600 lira maaş alıyo ve primdir yoldur yemektir hiçbir şeyi de yok. ama adam akademik. dolayısıyla sen tezgahtar olarak 5.000 değil 10.000 de kazansan onun kadar prestijli olamazsın. bununla birlikte farklı olan şöyle bir durum var. kimse ömür boyu tezgahtar olarak kalmıyo zaten. şayet başarılı bi tipsen zaten yükseliyosun. işte üniversite mezunu olmak da burada devreye giriyo. üniversite mezunu olunca yükseleceğin yerlerin sınırları genişliyo. bi de esas beni cezbeden başka bir durum var bu işle ilgili. bizim şirketin bir tane şubesi var new york'ta ve buradan başarılı elemanları yolluyolarmış. bi de bir iki sene içinde aynı bölgede 4 tane daha mağaza açacaklarmış. benim buralarda gözüm var. arkadaş ben o new yorka gidicem. işte bunlardan ötürü böyle bir işe girdim dostlar.
neden sen kendini bi jastifay etme gereği duydunuz derseniz, orasını tam bilemiyorum ama ben kendim genelde bodoslama yazdığım için, bu jastifay işi bizzat kendime karşı yapılmış bir hadise zannediyorum ki. dedim ya ben de ne tezgahtarlık yapcam yeaa diye girdim işe dolayısıyla bilincimin altının ve üstünün çeşitli araçlarla ikna edilmesi gerekiyordu. işte insanın kendine ait bir blogu oluncası böyle işlere yarıyor hoş oluyor.
şimdi çok alakasız birkaç konuya daha değinip kaçacağım kuzum.
-bugün Gökçe'den sonra bir tivitır/blogır sayesinde tanıdığım bir kimse ile tanıştım kaynaştım ve hatta dizi-film alış verişi yaptım(yerim dar olduğu için starwars'un 4-5-6 hd versiyonunu alamadım içimde kaldı ama söz aldım bi dahakine alcam nihehe) kendisi Hulusi adında bir arkadaşımız :P Güzide sayesinde haberdar olmuştum kendisinden ama dünyamız fazlasıyla küçük olduğu için meğersem Hulusi bey oğlumuz Ayşin'in pek yakından bir arkadaşı imiş falan filan. işte öğlen buluştuk yaklaşık 4 saat kadar beraber vakit geçirdik muhabbet ettik kendisinin başka bir arkadaşı ile bir poroğramı olduğundan mütevellit beni ekti ve olaysız ayrıldık. çok güzel oldu çok da güzel iyi oldu. daha böyle bi milyon satır yazabilirim tabi ama gereksizlik olmasın zaten destan gibi yazıyorum.
-bu toplu taşıma terörü ne olacak ya? nasıl olacak yani? illa araba mı alayım yani he? hayır param da yok, gerçi param olmadan araba alabilirim bi doğan görünümlü şahin çok para değildir sanıyorumki. bi de lpg taktırdım mıydı değmeyin keyfime. ama şaka bi yana gerçekten millet artık çıldırmış yani çok net. o dolmuş şöförlerinin manyaklıklarını hepimiz biliyoruz da artık yolcular da iyice bi çıldırmış. mesela bugün akşam 19.30 otobüsü ile eve dönmeye çalışırken bindiğim otobüse bi durak sonra 40'lı yaşlarında baş örtülü böyle gayet normal bi teyze bindi. benim oturduğum koltuktan iki öndeki koltuğa oturdu. kendi oturduğu yerde cam kenarında çıkıntı vardı herhalde ki yanına da bi tanıdığını oturttu. ve telefonundan vidyo gösterdi yanındaki kıza. tabi otobüsün geri kalanı vidyoyu göremiyo ama bütün o manyak seslerin hepsini duyuyo. çocuklar çığlık atıyo birileri şarkı söylüyo birileri bağırıyor bi de üstüne telefonun ses kalitesini düşünün. bildiğiniz cinnet hali. ve işin ilginç tarafı bütün otobüs bu durumdan rahatsız olmasına rağmen kimse sesini çıkarmadı. ben de bi yaklaşık 3 dakika sabrettim. baktım kadında vidyo çok birini kapıyor ötekini açıyor. ben durur muyum yapıştırdım cevabı "SESİNİ BİRAZ KISAR MISINIZ LÜTFEN" dedim aynen böyle gayet sert ve büyük harflerle. ve kadın kapadı anında. ne diyim bilmiyorum bu kadına. görgüsüzlük mü cehalet mi bi anlık gaflet mi bilemiyorum. ama beni hayatımda ilk defa toplu taşıma aracında bağırttı. buradan kendisini tebrik ediyorum. eskiden de muhakkak böyle olaylar oluyodur ama eskiden benim mp3 çalarım vardı hayat kurtarıyodu şimdi yok ondan hep böyle sabah-akşam manyağa bağlıyorum ama az kaldı bi haftaya alıyorum yeni mp3 çalar, bugün gittim beğendim bi tene.
-size hiç oluyo mu bilmiyorum ama bana arada gereksiz bi sosyallik geliyo. her gördüğümle sosyalleşesim geliyo. mesela Hulusi'yle olaysız dağıldıktan sonra ayakkabı bakmak üzere bi mağazaya girdim, ayakkabı beğendim almaya karar verdim ve hem bana ayakkabı denettiren satış elemanı amcayla hem de kasa da işlem yapan yakışıklı genç arkadaşla tezgahtarlık ve mağazacılık üzerine muhabbet ettim. ayakkabıyı denemem beğenmem ve satın almam toplam 5 dakika sürdü muhabbet ise 10 dakika. otobüste de orta yaşlı bi amca matematik testi çözüyordu çarpanlara ayırma çözüyordu bi tane soruda çok fena takıldı. herhalde yeni çözmeye başlamış işin içinden çıkamadı. ona müdahale etmemek için resmen zor tuttum kendimi. eve geldim soruyu çözdüm falan bi rahatladım. iyi oldu. işte böyle yani. şayet sizde de böyle durumlar oluyosa bi çıt edin bişi diyin. yalnız hissetmiyim kendimi. yazık.
-bu yazı aslında kabız olan bi insanın kabızlıktan hemen sonra ishale yakalanması gibi oldu di mi? neyse geri kalanları unutmazsam başka bi post olarak girerim artık. öperim. thx kib bye.
19 Ağustos 2010 Perşembe
Güzide'nin Sinem ile İmtihanı
Evet efenim yine yepisyeni bir röportajla karşınızdayız. Defterimi yaz temizliğinde yitirmeseydim çok başka sorularla çok daha erken bi zamanda yayınlanacaktı bu röportaj ama kıfsmet tabi. Buradan Güzide'ye her türlü çok teşekkür ediyorum. Buyrunuz Güzide hanım kızımızın cevaplarına;
Tivitır sebebiyle ziyadesiyle kaynaşmış hatta ilişkimizi bir level üste taşıyıp farklı platformlarda muhabbet etmiş iki insanız. Ama adettendir sen kimsin bi anlat bakalım.
Tivitır sebebiyle ziyadesiyle kaynaşmış hatta ilişkimizi bir level üste taşıyıp farklı platformlarda muhabbet etmiş iki insanız. Ama adettendir sen kimsin bi anlat bakalım.
soruyu ilk okuduğumda,"sen kimsin?" sorusuna cevap vermenin ne kadar zor olduğunu düşündüm ya. Bir yandan kötü özelliklerimi söylemesem mi iyi gözükeyim lan dedi kötü tarafım bir yandan da sadece gizemli veya kötü olan insanların sahip olduğu cazibe aklımı çeliyor. Neyse uzatmayayım :) Ben babası ismini Güzide koyup,baştan çocukluğunu biraz mahvetmiş olan bir kızım. İsmim yüzünden insanlar bir ortama girmeden önce 30 yaşında biri gelecek falan sanıyorlar, geldikten sonra da 19 yaşında olan bendenizi 22 yaşında sanıyorlar. Doğduğumdan beri aynı evde yaşadığımdan dolayı, hala ilkokul arkadaşlarımı görüyorum birbirimize gönülden inanarak "bir ara görüşelim yaaa mutlaka, çok özledim" diyoruz.Babamın semazenlik yıllarından kalma olduğumuz için ikimizin ismi de oradan etkilenilmişte koyulmuş. Bir abim var,kendisi bu dünyada beni en iyi tanıyan insanlardan biri tabi en çok çilemi çeken. Msn konuşmalarımızın bölünme sebebi bir de,biz böyle beraber film seyrediyoruz, dizi seyrediyoruz, konsere, gezmeye falan beraber gidiyoruz.Kendisinin yeri ben de çok çok ayrıdır.Sevdiğim insanların yanında süper neşeli, eğlenceli biriyken, sevmediklerimin yanında maalesef suskun değil, tepeden bakan, her lafa birşey diyen, çokbilmiş biri oluyorum. Eskiden çok arkadaşım olmasından hoşlanıyorum sanırdım ama yalnızlığı seviyorum. Bir de anlaşılması zor bir insanım o yüzden ailem dışında beni çekebilen sadece bir insan var hayatımda:).
Hazır tivitır dedik oradan devam edeyim. Tivitır insanın kendine yakışanı giymesi gibi bi şey, nereye çeksen oraya gidiyor. Sen nereye doğru çekiyosun tivitırı?
Twitter'a ilk geliş sebebim, sadece birinin yazdıklarını okumak içindi. Hala da bir tutam öyle. Sonra yazmaya başladıkça,senin sevdiğin filmleri seven,müzikleri dinleyen insanlarla tanıştıkça hayatım da bir nevi bağımlılık haline geldi desem abartmış olmam. Sonra bu twitter ünlülerini takip ettiğim zamanlar oldu. Tespit manyağı oldum amiyane tabirle :) Konuyla bir ilgisi yok ama bu insanlar gece gündüz evde oturup tespit mi düşünüyorlar ya da bazılarının aşk hayatı maaşallah rozalinda dizisinden miras kalmış gibi, süper hareketli.Twitterı en büyük sevme nedenim ,ilerideki sorularda açığa çıkacaktı ama mühendislik okuyor olmamdan kaynaklanan bir eksiklik. Zevklerimin uyuştuğu, geyikten başka bir şeyler konuşabileceğim insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor, geri kalanlar da beni ultra kültürel bir kişilik sandıklarından konuşmaya çekiniyorlar maalesef. Twitter sayesinde özellikle sen ve kankanı(şair burada Esra’ya sesleniyor) tanımak benim için en güzel şey. Bir de msndi dmdi(dm diyorum Sinem hani şu daha sık yapalım dediğimiz şey :P ) derken yeni arkadaşlıkların ilk anlarının rehavetini atıyorsun böyle şeker gibi bir olay. Yani yarım sayfa saçmaladıktan sonra twitter'ı herhangi bir spor olayında yapılan yorumlarla birlikte izlemek en sevdiğim yönü sanki toplu seyrediliyormuş gibi bir ortam oluyor. Bir de twitter sayesinde acayip güzel filmler,gruplar öğreniyorum. Ne kadar masumane şeyler için kullanıyormuşum, ben bile inanamadım.
Neden bir blogun var?
Bloğu Nisan ayında açtım, keşke daha önce açsaydım diyorum hep. Ocak ayı gibi çift kişilik bir hayattan tek kişiliğe geçiş yaptım diyerek özel hayatımı da gözler önüne sereyim Sinem :) Güzide'den şok açıklamalar başlığı altında ver bloğa röportajı lütfen. İki ay boyunca hayatın tüm kötülükleri beni bulmuş gibi bir havam vardı, yeni dönemin küçük emrahıydım ben bir nevi, şimdi hatırlayınca gülüyorum tabi bayağı sapıtmışım o sıralar. İnternette dolaşıyorum sıkılıyorum, film seyrediyim diyorum kendime pay çıkarıyorum ortada film milm kalmıyor. Sonra işte blog fikri geldi birden, okulda ki bir ödev yüzünden. Zaten bloğun ilk ayında birkaç tane melankolik yazı var, sonra dönüp okuyunca benim bile içim bayıldı. Bloğu açış sebebim yalnız olmadığımı hissetmekti açıkcası ama sonra yazdıkça okuyup geri dönenler falan çok mutlu etti.
Blogunun adından dahi aşırı bi melankolizm ve umutsuzluk, yalnızlık akıyor, ben tanıyorum seni çok neşeli bi insansın nerden kaynaklanıyor bu melankolik durum?
Öncelikle çok süper bir tespit yapmıssın benimle ilgili. Aslında insanın doğasında olan bir şey; bazı günler mutsuz bazı günler mutlu olmak. Sonra insan seçim yapıyor ya topluma mutsuz tarafını gösterecek çoğunlukla ya da mutlu. Ben ikinci seçeneği seçenlerdenim ama mutsuz yanımı da saklamaktan hoşlanmıyorum. Öbür türlü insanlar hiç üzülmeyen, ağlamayan, koyver gitsin kafasında bir insansın sanıyor. O yüzden beni tanıyan veya tanımakta olan insanlara sisli tarafı da göstermek istedim. Blog da bunun için biçilmiş kaftan oldu.
Özellikle inci sözlüğün yarattığı yeni jargon ve internet dili ile ilgili neler düşünüyorsun?
İnci'nin bazı yaptığı eylemler trajikomik cidden. Küfür konusunda pek geniş mezhepli biri değilim. O yüzden sorunların, sıkıntıların her cümlede mutlaka bir küfür ile anlatılması bana çok da doğru gelmiyor açıkçası. Bir yandan da ister küfürle, ister en kibar yolla sıkıntını anlat, çözülme oranının yerlerde dolaştığı bir ülke burası, maalesef. Mesela ekşiye yaptıkları baskın saçmaydı bence. Çünkü ekşi onlardan on numara büyük bir kere; hem de uslüp olarak bariz bir şekilde farklılar. İnternet dili dediğinde aklıma ilk şu b lerin p, t lerin yanına h getiren (bknz:ashkıım,pepeyiiim)grup geldi direk. Bu gençlerin de büyük psikolojik problemleri olduğunu düşünüyorum ve gösteriş budalaları olduklarını. Tüm nefretimi kustuğuma göre,diğer soruya geçebilirim herhalde. :)
Her gün muhakkak dinlediğin bir şarkı var mı?
Her gün özellikle dinlediğim bir şarkı yok ama her gün özellikle dinlediğim grup The National. Hatta sen bana soruları akşam attın ama ben hemen cevaplayamadım, National dinleyebileceğim bir ortam da değildim.National ile en büyük yaram,İstanbul'a geldiklerinde 18 yaşından küçük olduğum için konserlerine gidememiş olmam. Zaten şimdi de adamlar İngiltere ile İrlanda'nın dışına çıkmıyorlar.(İrlanda diyor,İngiltere diyor bu kız Sinem)Sırf bu sebepten ama sadece bu sebepten İngiltere'ye gideceğim :P bir de ingiliz aksanına doymak için olabilir bak.
Sadece internet üzerinden tanıdığın yüzyüze görüşmediğin insanlarla yüzyüze görüştüğün insanlardan daha fazla şey paylaşıyor olmak zaman zaman “lan ben bunları diyorum ama kime diyorum” paranoyası yaratıyor mu sende?
Yaratmıyor çünkü internetin en güzel yanlarından biri bence bu zaten. Normal şartlarda büyümüş bir insan, ömrü boyunca ne kadar insanla tanışabilir ki? Bence internet ile normal hayatta konuşup vakit öldürdüğün insanlardan çok daha değerlilerini bulma ihtimalin çok yüksek. Bir yandan da internet cinayetleriydi, dolandırmalarıydı gibi olaylar da var tabi.O yüzden açıkcası sanal alemde kendi cinsime samimi olduğum kadar karşı cinse olamıyorum ilk başta. Klasik karşındaki erkeği kötü olarak gör :) Tabi bana bunun aksini gösteren erkeklerle de tanıştım, hepsini de sıra dayağına sokmayayım. Tek negatif düşüncem sanal alemle ilgili, psikolojik olarak, bir kere bile resmini görmediğim bir insana, hayatımla ilgili şeyleri anlatamazmışım gibi geliyor.
Neden makine mühendisliği?
Küçükken hep sorarlar ya büyüyünce ne olacaksın diye, ben hiçbir zaman ne okuyacağımı bilemedim, gelecek planımı 9 yaşında çizemedim valla. Sonra işte lise zamanı diyetisyenlik yazmak vardı aklımda ama sonra diyetisyenlik yazan insanları görünce bunlarla okumam ben yeaa diyip ondan da vazgeçtim. E sağlık alanı istemiyordum geriye sayısal olunca kutsal meslek mühendislik kalıyor :P Neden makine mühendisliği diyince valla değişik yorumlar var Sinem'cim. Lisede Fem'e gidiyordum,danışman hocam makine mühendisliği yazacağımı duyunca "sen üniversiteye erkek bulmaya mı gidiyorsun ?" demişti. Aslında gerçek sebebi bu ama ben insanlara fiziği matematikten daha çok sevdiğimi üç erkekle büyüdüğüm için de erkeklerin fazla olduğu ortamların benim için korku değil eğlence demek olduğunu anlatamıyorum. Bölümün şimdilik tek kötü yanı, makine mühendisi kızlarının adlarının ultra çirkinlikle ünlenmiş olmasından dolayı, okula moralim bozuk olduğunda bile salaş gitmeye cesaret edememem. Buradan bizim bölümdekilere de sesleniyim, siz her gün kareli gömlek,tişört,kot giyince bakımlı mı oluyorsunuz lan, bizim günahımız ne. Son bir şey kızları için bir şey demek istiyorum. Gerçekten bakımsız olanları var ama bir de erkeklerin arasına girmeyi erkek gibi davranmaktan geçtiğini düşünüp, evrim geçirip erkekleşenler var. Böyle de satarım hemcinsimi.
Bilgisayar/ internet ve futbolun genel anlamıyla erkek tekelinde olmasına rağmen inatla bu alanları kullanan kadınlar var. Sen de bu kadınlardan birisin. Özellikle futbolla ilgili yorum yaptığında acayip tepkiler aldığın oluyor mu?
Futbol konusunda konuşma tabularımı yıkan abim ile kuzenim oldu. Küçükken üç erkekle büyüyünce evcilik yerine favori oyunun dokuz aylık oluyor zaten. Sonra büyüdükçe futbola ilgim azaldı biraz ama artık çocukluktan kalma bir aşkla mı bilmem son yıllarda sadece futbol değil tüm spor karşılaşmalarını keyifle izliyorum. Maalesef dışarıda ailemde gördüğüm saygıyı göremiyorum. Erkeklerin doğuştan futbol kurallarını bilerek doğduklarını sanmalarından vazgeçmeleri lazım artık ya da futboldan gerçekten hoşlanan ve anlayan kızların "erkek gibi" olmak zorundaymış gibi davranmalarına. İşin ilginci de futbolla ilgili muhabbet geçtiğinde, kadınları aşağılayanlar İstanbul takımları oluyor hep, Trabzon zaten kadınların egemen olduğu bir yer olduğundan gerek; futbol olduğunda da erkekler hiç sorun etmeden bir kadınla takımın durumunu, maçı, pozisyonları tartışabiliyor.Bir de bence çoğu kız, erkeklerin kızlar futboldan anlamaz ve zevk alamaz yargısından dolayı futboldan hoşlanmayı bile denemiyorlar.Hazır yeri gelmişken hemcinsime de söyleyeyim, kızlar futbol da diğer sporlarda süper zevkli, büyük ihtimalle asla sahip olamayacağınız köşklerde yaşayan ultra lüks "sanatçıları" kendinize örnek alacağınıza, sporcuları alın hayatın gerçeklerini de görmüş olursunuz hem.
İstanbul’da doğmuş büyümüş bir insan olarak neden üç büyükler değil de Trabzonspor?
Anne tarafım da baba tarafım da Trabzonlu. Her sene mutlaka Trabzon'a giderim hem İstanbul'da yaşayan akrabamız yok, tüm kuzenlerim orada hem de orayı bir başka seviyorum.Bir sene biraz geç gidecek olsam, başka bir şey düşünemez oluyorum.Trabzonspor, Trabzon'da ibadet gibi. İnsanların en çok konuştuğu şey bu. Ondan öte benim en çok hoşuma giden şey 70-80 yaşlarındaki kadınların maçlara gidip tezahürat etmeleri, maç olduğu zaman ailecek seyredebilmek. Annem lisede okurken, o zaman Trabzonspor şuan ki halinden çok daha iyiyken tabi maçları radyo ile odasında dinlermiş. Tabi İstanbul takımlarından birini de tutabilirdim rahatlıkla ama biraz bu konuda kıl olduğum şeyler var. Açıkcası İstanbul takımlarının taraftarlarının en azından dörtte birinin palavradan taraftar olduğunu düşünüyorum. Bir takım tutmak zorundaymışım gibi davranıldığından ya da sevgilisi, kocası ya da ilk platonik aşkı o takımı tuttuğundan. Trabzonsporlu olmak ise kimsenin hatrı veya sevgisi için içimde oluşan bir şey değil. Sanırım benim için Trabzonspor'u bu kadar önemli yapan şey de bu, sanki içimde hep varmış gibi hissettirmesi.
bir sonraki imtihanda görüşmek üzere efenim. esen kalın.
bir sonraki imtihanda görüşmek üzere efenim. esen kalın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

