5 Temmuz 2010 Pazartesi

depresyon insanın kendine yakışanı giymesidir



Geçen Gökçe tivitıra yazmıştı kendi süper gücünü ben de kendiminkini buldum. durduk yere depresyona girebiliyorum. genelde pek güleç yüzlü hatta kimine göre sırıtkan bi insanımdır çok da olumsuz düşünmem.  ama bi anda süper karanlık senaryolar yazıp başrolü de kendime verebiliyorum. aslında bu sene başından beri bütün çevreme sürekli aynı sözleri söyleyip onları da gazladım "bu sene bizim senemiz her şey çok güzel olacak herkes istediklerini elde edecek" yani evet şimdi buraya böyle yazınca yıllık astroloji yorumlarından hallice olduğunu farkettim ama ne bileyim ben bugüne kadar gerçekten böyle hissediyodum. çok acayip süpırsitişıs bi kimse değilim altıncı hissim de pek kuvvetli değildir ama işte his yani bu da. 

Fakat an itibari ile galibaysa öyle olmayacak. yani en azından benim için. gerçi benim kendi adıma istediklerimle ilgili şüphelerim var biraz akışa kapılmış sürüklenir moddayım ondan bilemiyorum, belki de istediklerimi gerçekte istemiyorumdur. ama sanki ben istesem de istemesem de ya da isteyip istemediğimi bilmesem de yine de sıralı olan isteklerim gerçekleşmeyecek gibi görünüyor.

Kendi klasmanımdaki insanlara nispeten sahip olduğum birtakım özelliklerim benim artılarım olabilir ama bu artılar sanırım ki piyasada kabul görebilecek kadar iyi artılar değil. o açıdan bi yandan su akar yatağını bulur diyesim geliyo ama bi yandan da olmayınca olmuyo kuralının tekrarını görücem gibi geliyo. kıfsmet bi yerde. kısmet olmayınca insan dayak bile yiyemezmiş der büyüklerim ben de öledir diyip geçiyim diyorum.


A Single Man'in soundtrackinden sonra Vega'yı da dinleyincesi artık geri dönülmez bir yola girdiğimi de belirtmeden geçemiyciim.


Ayrıca koyduğum görselle şu depreşken halet-i ruhiyeme rağmen şakalı komikliğimden taviz vermediğimi şey etmeye çalıştım. aferin bana.

2 Temmuz 2010 Cuma

Gökçe'nin Sinem ile İmtihanı

Efenim Sinem ile başladığımız röportaj serisine yine pek hanımefendi bir kızımızla devam ediyoruz. Aslında Sinem ile yaptığımızdan biraz farklı oldu. Zira Sinemle gerek tivitırdan gerekse de formspringden bayağı bi kaynaşmıştık. Gökçe ile ise bu eyleme kadar pek bi kaynaşmışlığımız yoktu. Ama ben kendisini uzun süredir blogundan ve tivitırdan takip ediyorum ve hem yazı tarzını hem de hayata bakış açısını pek beğeniyorum. ve bu röportaj olayı onu biraz daha yakından tanımama vesile oldu. çok da güzel oldu çok da iyi güzel oldu.

Her ne kadar röportajımsılarımın kendi paşa gönlümü eğlendirmek ve kendim eğlenirken karşımdaki insanların da eğlenmelerini sağlamak dışında herhangi bir amacı olmasa da burada yayınladığım için birilerinin okumasını istediğim anlamına geliyor bu durum. bu yüzden de sorularımla ilgili bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum. şöyle ki, aslına bakarsınız sorularım "basket soru" diye tabir edilen sorulardan oluşuyo. yani karşımdakinin vereceği cevabın önemli bir kısmını tahmin edebiliyorum. şayet bu bir sosyal araştırma veya sosyal deney olsaydı sorularımın çoğunun üzerini çizmem gerekirdi. fakat öyle bir durum yok. sorularım kendi kendime soruduğumda aldığım cevapların başkaları tarafından da aynı şekilde düşünme olasılığını test ediyor gibi. ahan lan acaba bu da bi deney sayılır mı? bence saylanmaz. neden? çünkü ben daha çok karşımdaki ile sohbet etmek için aracı olarak kullanıyorum bu soruları. nihohoh iyi toparladım. evet neyse efenim aşağıda Gökçe'ye sorduğum sorular ve cevapları yer almaktadır. iyi okumalar. beğenmezseniz ne yapıyorsunuz? küçük oğlunuza almıyorsunuz efenim.




Sosyal medya aracılığı ile varlığından haberdar olduğum güzide insanlardan birisi de sensin Gökçe. Blogundan ve twitter’dan severek takipliyorum efenim. Tabi aramızdaki iletişim böyle takip etme minvalinden yürüdüğü için toplumda genel kabul gören “tanışıklık” kavramı bizler için geçerli olmuyor. Bu açıdan sizinle biraz daha tanışabilir miyim?

Ben kendim Gökçe oluyorum. 22 yıldır dünya üzerinde bulunuyor fiziksel varlığım ve yeni yeni anlıyorum olanı biteni. Çocukluğum güzeldi ama sonrasından o kadar hoşlanmadım. Hayatımın bundan sonraki kısımları içinse daha umutluyum. Böyle de olumlu-romantik bi tarafım vardır ilginç bir şekilde. Adım ben daha doğmadan annemin ısrarlarıyla bana layık görülmüş. Doğduğumda yani ocak ayının 24’ünde Hacettepe hastanesinin kaloriferleri bozulmuş, zaten o zamandan belliymiş şanslı bir insan olamayacağım. Eskiden kafamı takardım bu şans mevzusuna artık ona da alıştım. Bi keresinde üstüne para verip gittiğim falcı bile bana çok şanssızsın ve hayatın çok monoton demişti. Ulan zaten bildiğim şey için ne demeye o kadar para aldın demiştim içinden. Falcıların insanlara iyi şeyler söylemeleri gerektiğine gönülden inanırım ama falcılara inanmam. Kova burcuyum ve kova burcu olduğum için astrolojiyi azıcık da olsa ciddiye alabiliyorum (tüm kovalar gibi). Yeni mezun oldum ve ne olacağım, ne yapacağım stresinden şaşkına dönmüş durumdayım. Henüz böyle söylemeye alışamadım ama psikologum artık ben. İşim gücüm yok lakin meslek olarak durum bu. Genel-kültür manyaklığım var, her şeyi bilmek isterim. En alakasız konularda en gereksiz bilgileri hatırlamak ve sağda solda ukalaca anlatmak gibi özelliklerim vardır. Hayatta en sevdiğim şey hikayeler. Başka insanların hikayelerini seyretmeyi, okumayı, dinlemeyi hep sevdim. Çocukken sinema yönetmeni olmak istiyordum büyüdüm terapist olmak istiyorum. İçinde hikaye olan meslekler seçmemin tesadüf olmadığını fark ettim sonradan. Ben hayatı edilgen yaşayan, tam olarak merkezinde yer alamayan ama olanı biteni uzaktan izlemeyi seven biriyim. Belki diğer türlüsünü yapamadığım için bunu sevdiğime inandırdım kendimi, orası muğlak. Ama bir gün gelecek ve izlemeyi bırakıp yaşamaya başlayacağım. Seçtiğim meslekten bağımsız olarak söylüyorum bunu çünkü o artık profesyonel bir şey :) Romantik komedileri ve suç-mayfa filmlerini çok severim. Bu iki tarzı sevdiğimi söylediğim insanlar bana garip garip baktıklarında insanı tek bir şeye indirgemeyeceksin arkadaşım derim, hepimiz içimizde çok farklı yönler barındırıyoruz, o yüzden de insanları etiketlemekten hiç hoşlanmam. Hatta hayatta en nefret ettiğim şey birilerinin beni kafalarının içindeki şablonlara koymaya çalışmalarıdır. Ve bu sürekli başıma gelir, kaçamam. En sevdiğim dizi six feet under ve en son çavdar tarlasında çocuklar’ı okudum. Kendimi anlatmak konusunda zorlanacağımı düşünürdüm ama görünen o ki zorlanmıyormuşum. Amma çene çalmışım ha, işte böyle bir şeyler…


Müzik hepimiz için hayati bir ihtiyaç gibi. Ve hepimiz dinlediğimiz şeylere anlamlar yükleriz. Konjonktür değiştiğinde dinlediğimiz müziğin anlamı değişmeden kendini korur bu yüzden bi süre sonra o şarkıları dinleyemez hale geliriz. Anlamı biz yüklediğimize göre yine anlamsızlaştırmayı da yapabiliyor olmamız gerekmez miydi?
 
Bence şarkılara anlam yüklemek yaptığımız kötü şeylerden biri çünkü bir şarkıyı bir insanla veya olayla eşleştirdiğimizde o şarkıyı olduğundan başka bir hale getirmiş oluyoruz ve müzikal değerleri için takdir edemiyoruz artık. Hatta işi abartıp anlam yüklediğimiz bir şarkıyı açmaya korkar oluyoruz. Şarkıya çok yazık oluyor. Ben bi ara söz vermiştim kendime güzelim şarkıları rezil etme diye ama olmuyor tabi. Senin dediğin gibi bi kere anlam yükledin mi onu geri de alamıyorsun. Bunun nedeni hakkında kesin bi teorim yok ama sanırım şarkıyla eşleştirdiğin şeyin değeri senin için azaldığında şarkı da nötr olmaya biraz daha yaklaşıyor fakat hiçbir zaman sıfırlanmıyor çünkü öyle olabilmesi için eternal sunshine’daki gibi bir sisteme ihtiyaç var. Şarkıyla eşleştirdiğin insan veya durum belleğinde yer ettikçe o şarkı da onlarla geliverecek aklına, ha zamanla eskisi kadar üzmeyecek veya mutlu etmeyecek o ayrı. Her şeyde olduğu gibi. Mesela ben bu konuda baya yol aldım, hiç dinleyemediğim bir tane şarkı kaldı :) . diğerlerini dinlerken de aklıma geliyor tabi birsürü şey ama eskisi kadar takılmıyorum anlamlara.

Yaşadığımız şehirlerin karakterlerimizin oluşumunda bir etkisi olduğunu düşünüyor musun?
 
Kesinlikle öyle düşünüyorum. İnsanların yaşadıkları şehirlere bi yerinden benzediklerine inanıyorum. Özellikle çocukluktan itibaren uzunca bir süre aynı şehirde yaşayan insanlarda daha da etkili oluyor bu. Mesela ben tüm hayatım boyunca Ankara’da yaşadım ve kendimde bir Ankara görüyorum. Soğuğu, sokakları, ağaçları, insanları şekillendirdi beni. Eğer İzmir’de doğup büyümüş olsaydım şu anki Gökçe olmazdım, bundan da çok eminim. Veya İzmirli biri ankarada yaşasaydı.  Her şeyi geçtim bi şehrin iklimi bile şekillendirir insanları çünkü hayata bakışın pencereden gördüğün havadan o kadar etkileniyor ki. Bir de her şehrin kendine has bir kültürü var. O kültür içinde öğreniyoruz bazı şekillerde davranmayı ve düşünmeyi. İyi ki de öyle oluyor valla.



Özellikle 90’larda doğan insanlarla ilgili benim şöyle bir tezim var. 4’ünde ergenliğe giriyorlar, 15’inde sevişip 25’inde de ölüyorlar. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?
 
Yeni neslin bizden farklı oldukları doğru. Bence biraz da şanssızlar özellikle 90ların ortalarında doğanlar. Yani ilkokula geldiklerinde cep telefonu vardı internet vardı, garip bir hızlanma vardı tüm dünyada. Onlar da o arada bu hızlılık içinde büyümek zorunda kaldılar. O yüzden de galiba her şeyi aceleye getirmenin gerekli bir şey olduğuna inandılar. Mesela ben şu an 16 yaşında olan bir sürü kızdan daha küçük gösteriyorum. Hala onlar kadar makyaj yapmayı bilmiyorum. Bir de düşün onların yaşındaki halimi. Ben bildiğin çocuktum ve benim bir sürü arkadaşım da öyleydi. Daha sakin bir nesildik herhalde. Bu kadar uyarıcı bombardımanı altında değildik. Evet biz de televizyonla büyüdük ama sadece oydu. Biz de çok şanslı sayılmazdık tabi bana kalsa keşke 60ların sonu 70lerin başında 20li yaşlarımda olsaydım. O neslin bir parçası olabilseydim.

Duvarlara bakmak insanda genel olarak yalnızlık hissini körüklediği için, koşarak kaçılan bir eylemdir. Sen neden seviyorsun bu eylemi?
 
Duvarları seyretmeyi sevmemenin nedeni sürekli dalan bir insan olmam. Gün içinde birileri konuşurken veya bir dizi izlerken, kitap okurken bazen düşüncelerimi durduramam ve iki işi de aynı anda yapamadığım, genelde de düşüncelerime esir olduğum için ortamdan kopmak zorunda kalırım. Ama duvarlara bakarken bir şey kaçırmam sadece düşünürüm. O yüzden de bunu alışkanlık haline getirdim. Özellikle odamın duvarlarıyla baya bi haşır neşir oldum :) Oldukça dinlendirici oluyor hatta duvarlara bakmak, sessiz, sakin sadece kendi düşüncelerimi duyuyorum. Kendimle ilgili en önemli kararları duvarları seyrederken alırım bir de yürürken. Yalnızlıkla da eşleştirmedim duvarları açıkçası, yalnız hissetmem için duvarlara gerek yok genelde öyle hissediyorum zaten o his böyle sol omzumda duruyor sanki sürekli :).



Artık insanları çeşitli platformlardan takip ederek onların zevklerini öğrenmek oldukça kısa sürüyor. Dolayısıyla yüzyüze görüşmesen bile zevklerine bakarak merak ettiğin kişinin az çok nasıl biri olduğunu anlamak mümkün. Bu yüzden mi insanların her türlü ilişkisi çok daha kısa ömürlü oluyor, yoksa kendi kendimizeyken bile kendi başımıza kalamadığımız bir dünyada daha kısa ömürlü ilişkiler tercih edip yalnızlığa sığınıyoruz?
 
Bir insanı tanıma süreci uzun ve çok güzel. Benim en sevdiğim şeylerden biridir mesela birini yavaş yavaş tanımak, gözlemlemek, konuşmak, araştırmak vesaire. Ama senin dediğin gibi artık her şey ortada. Bir insanın neleri sevdiğini facebook profiline bakarak yaklaşık 3 dakikada anlayabilirsin. Hele bir de twitterı, blogu, last fmi falan varsa neredeyse her şeyini bir çırpıda öğrenebilirsin. Tabi bunun insana hoş gelen tarafları da var özellikle yüz yüze iletişim kurulamayan kişileri tanımak açısından iyi olduğu söylenebilir ama gerçek hayattaki ilişkilerde çok da hoş bir şey değil sanırım, en azından benim için değil. Yani ben birinin en sevdiği filmi sinema üzerine konuşarak öğrenmeyi tercih ederim, o süreç güzel olan. Hem sanırım ilişkilerde bağların kuvvetli olması için de gereken bir şey bu. Gerçekten de ilişkiler bu yüzden kısa sürüyor olabilir zira giriş gelişme kısımlarını atlayıp sonuç kısmından başlarsan uzun sürmez bir yazı da.  Diğer dediğinde de kısmen bir doğruluk payı var. Çok fazla şey öğreniyoruz, çok fazla insanla iletişimdeyiz yüz yüze olmasak bile ve bazen bu kadar yoğunluktan insanlar hakkında bir sürü cümle okumaktan-dinlemekten yorulup ilişkileri kısa kesmeyi ve yalnız kalıp kendimizi tanımak istiyor olabiliriz. O da mantıklı geldi.

Şu anda sosyal medyanın oldukça fazla sayıda aracı var. Ve birçok insan bu araçların büyük çoğunluğunu kullanıyor. Bu araçların hepsini birden kullanıyor olmak kendini daha fazla insana ifade etmek ve bu anlamda o ifadelerin anlam kazanıyor olması mı yoksa daha ziyade bir maymun iştahlılık ve gösteriş budalalılığı mı var?
 
Yani işin içinde bir kendini ifade etme isteği var tabi ki, bu kaçınılmaz. İzlenmeyen bir hayat yaşanmaya değmeyen bir hayattır demiş ya biri -kim olduğunu hatırlamıyorum- insan olmakla ilgili bu biraz, kendimizi ne kadar anlatırsak hayatımız daha değerli, daha yaşanmaya değer hissediyoruz galiba. Veya daha az yalnız. Sonuçta itiraf edelim ki yalnızız yani varoluşsal olarak ama işte bir şekilde kendimizde olan biteni mümkün olduğunca çok ve kusursuz bir şekilde ifade edersek bunu kırabiliriz diye düşünüyoruz. Bence internetin geldiği noktada biraz bu yönde. Yazıyoruz, hatta çok yazarsak kimse okumaz diye özetliyoruz ki daha çok insana ulaşalım. Yaptıklarımızı gösteriyoruz insanlara, işte “ben varım” demenin çeşitli yolları bunlar. Ama bazen düşünüyorum da bunun için bu kadar fazla araca gerek var mı? Bir iki tanesiyle yetinemez miyiz diye? Artık bence bu biraz bağımlılık haline de geldi, insanlar her türlü sosyal medya kanalını kullanmadan edemiyorlar, kullanmadıklarında yoksunluk hissediyorlar. Ve bazı insanlarda gerçekten bir gösteriş budalalılığı var ve işin bokunu çıkarıyorlar ama çok şükür ki bu sosyal medya araçlarının güzel yanı istemediğin insanları rahatlıkla görüş mesafeden uzaklaştırabilmen. Hep savunmuşumdur birinin yazdıklarından hoşlanmıyorsan twitterda takip etmezsin, facebooktan silersin. En azından o bizim elimizde.


Blog açmaya nasıl karar verdin?
 
Bir arkadaşım kendine blog açtığını söylemişti, bilmiyorum tabi o zaman blog nedir ne değildir. 4 yıl önceydi galiba, sonra baktım araştırdım olayın iç yüzünü kavradım. Ben de açayım bir tane dedim. Her zaman yazmayı seven bir insan oldum, ne yazacaksam kağıtlara yazar onları da farklı farklı kitapların arasına koyardım eskiden ki ileride o kitabı tesadüfen açtığımda bir tarihte yazdığım yazıyla karşılaşayım. Neyse blog açtığımdan beri pek yazmıyorum kağıtlara. Bu bloğumdan önce başka bir bloğum vardı bir buçuk yıl orda yazdım sonra bir gün canım çok sıkıldı kapatıverdim onu ve şu anki bloğumu açtım. Ve seviyorum blog yazmayı da okumayı da. Hatta internette yapmayı en sevdiğim şey readerımı açıp blog yazılarını okumak haline geldi.



Yazı yazarak insanlara ulaşma durumunun, yaşadığın her şeyi yazıya dökülebilitesini ölçme gibi bir yan etkisi var. Senin hayatında böyle bir etki mevcut mu?

Aslında çok olmadı. Bir şeyi yaşarken bunu nasıl yazarım acaba diye düşünmüyorum.  O olayı yazıya dökmek çok sonradan geliyor aklıma. Zaten hayatımda pek bi atraksiyon yok, blogumda da olay anlattığım pek fazla yazı yok aslında. Ve ben galiba hayatımı biraz sansürlüyorum söz konusu bloga yazmak olunca. Yani zaten çok yazılası bir şey yaşasam da genellikle açıkça yazmıyorum onu. Neden böyle yapıyorum acaba şimdi burada böyle yazınca garibime gitti :)
 

Artık üniversiteden mezun olan gençlerin çoğu akademik kariyer yapmayacak olsalar bile ve iş hayatında yüksek lisansın çok acayip bi getirisi olmamakla birlikte yüksek lisans yapmaya gayret ediyor. Bu durum procrastination’ın yeni hali gibi geliyor biraz. Haksız mıyım?

İnsanların yüksek lisansı bu kadar çok isteme nedenleri bence öncelikle işsizlik. Yani iş bulmak iyice zorlaştı ve yüksek lisansa girdiği zaman bir insan toplumun iş bulsana artık baskısından kurtulmuş olacak bi kere. Herkese ben yüksek lisans yapıyorum diyecek ve işsizliğine bir kılıf hem de sükseli bir kılıf bulmuş olacak. Bi diğer neden de çoğumuzda baş gösteren gerçek hayata atılma korkusu. Üniversite hayat steril, korumalı ve öğrencilik gerçekten de bir anlamda sürekli devam etmesini istediğimiz şey çünkü hayatın en tatlı olduğu yaşlarımız öğrenci olarak geçti, bunu bırakmak zor. Sonra erkeklerin askerliği ertelemek için istedikleri şey ayrıca yüksek lisans :). Yani baya baya tutunulacak bir dal halinde görünen o ki yüksek lisans. Mesela benim durumumda icra etmek istediğim meslek için masterın şart olmasının yanında tübitak’ın verdiği süper burs sayesinde çalışmadan güzel para kazanabilme şansı da oldukça motive edici :) Ama genel olarak bi hayatı erteleme durumu söz konusu akademisyen olmayı istemeyen kişiler için gerçekten.



En sevdiğin Glee performansı ve en sevdiğin Seinfeld bölümü hangisi?

Glee’nin özellikle ilk 13 bölümünün hepsine çok bayıldım ama favorilerim tüm elemanların artie’nin nasıl hissettiğini anlayabilmek için tekerlekli sandalyeyle dolaştıkları wheels ve şarkılarını karıştırma ödevinin verildiği mash up bölümleri. Ama diziyi baştan sona çok çok sevdim. Seindfeld’den bölüm seçmekse çok daha zor çünkü tüm bölümleri birbirinden güzel ve ben çılgınca seviyorum her bölümü 4-5 kez izledim. En favori bölümüm şu çok efsane tersten başa giden the betrayal. Muhteşem bir kurgu gerçekten kramer’ın lolipopun değişen boyutları beni çok güldürmüştü. Onun dışında the contest ve the junior mint bölümlerini de çok severim. Yani böyle seçince kendimi kötü hissediyorum çünkü daha bir sürü bölüm var acayip sevdiğim. Bence dizi ilk bölümden son bölüme muhteşem, çok zeki, çok komik. Yapılmış, yapılacak en iyi komedi dizisi kesinlikle. İşte söz konusu seinfeld olunca konuşuyorum böyle uzun uzun.
 

evet efenim bize ayrılan soru ve cevapların sonuna geldik. esen kalın. 


28 Haziran 2010 Pazartesi

is it yourself louis?

arkadaş tatil beldelerinde fink atamayan gençler olarak evin içinde parmak arası terlik giyme keyfimiz vardı küresel hava dengesizliği bu zevkimizi de elimizden aldı. özellikle son iki yıldır ağız tadıyla bir yaz mevsimi yaşamamış olmayan bendeniz ankara'da şöyle bir havaya maruz kalacağımı bileydim bir çözüm üretirdim belki. gerçi bu yıl sanırım ben çok kaçıyorum soğuk havalardan diye inadına soğuk hava bana geliyor. kıfsmet tabi. mesela temmuz ikinci yarısı için bir adet polonyaya gidiş var ki oralarda hava temmuz aylarında 8-10 derece oluyormuş. cCc üşüyoruz reyiz cCc.


eskiden bi şeyler ne tekrar tekrar dinleyebilirdim ne de izleyebilirdim. son özellikle bir yıldır tabiatım komple değişti sanki. şu sıra sadece iki albüm dinliyorum. bi tanesi Glee'nin 34 şarkısından oluşan albümü diğeri de Across The Universe'in soundtracki. ha tabi arada izlediğim filmlerin şahane sondtracklerine denk geliyorum onları da dinliyorum ama tabi çok değil ağırlıklı olarak bunlar.


Film konusu ise daha acayip. bi yerde söylemeye bile utanıyorum ama bu filmi günde en az bi kere izler haldeyim iki haftadır. hatta boluya gittim geldim geçen cuma günü. hem giderken hem gelirken aynı filmi izledim. hem filme hem başrol oyuncusuna hem de filmdeki tiplerin aksanlarına tutuldum resmen. gerekli film için ilgili bakınız

ayrıca filmdeki abimiz oldukça başarılı bi abimiz. Match Point'de bir züppeyi oynuyor, soundtrackinin ve görselliğinin hastası olduğum A Single Man'de de Colin Firth'ün sevgilisini çok başarılı bir şekilde canlandırıyor. benim favorim leap year'deki Declan O'Callaghan .(a.k.a. Dekko). valla uzun uzun tarif edemiyciim kendisine olan heyranlığımı. her türlü hastasıyım.

ama filmdeki aksanın daha da bi hastasıyım, çok tatlı çok güzel bi aksan bu irlanda aksanı ya. birkaç defa filmlerde iskoç aksanına da rastlamışlığım var fekat ondan hiç hazetmemiştim zira çok sert gelmişti. ama bu irlanda aksanı bambaşka. idiot'a iycıt, fuck'a fek, shit'e şeyt, about'a da epout diyollar. filmi sürekli izlemekten ezber olduğundan artık onlarla beraber tekrar ediyorum aksanı kaptım kapıcam az kaldı.

bir de şu şarkı dan haberim olmasını sağladığı için de ayrıca seviyorum bu filmi. aslında yazıya başlarken ten things I love about leap year kıvamına geleceğini öngörmemiştim ama malesef hem takıntılı hem de bağımlılık eşiği düşük bi kimse olarak yapıyorum böyle şeyler.

ha bi de ben aslında böyle top tenler top fivelar yapmak istiyorum ama aklıma en fazla iki şey geliyo o yüzden yapamıyorum. bu da içimde yarayan bi kanadır. belkim ilerde yapabilirim.

utanmasam filmin bütün diyaloglarını koyucam ama en sevdiğim bi tanesiyle satırlarıma son vereyim. 

Anna: Can you be careful with that? That was a gift from my boyfriend.
Declan: He bought you a suitcase?
Anna: It's a Vuitton.
Declan: What?
Anna: A Louis Vuitton?
Declan: Come on. Is it yourself, Louis? Can I give you
a hand getting into the car, Louis? She named her suitcase.
She's a crackpot.

24 Haziran 2010 Perşembe

Sinem'in Sinem ile İmtihanı


 Efenim geçenlerde spontane bi şekilde Sinem(a.k.a Geowyns) ile formspring.me'de muhabbet ederken sosyal medya odaklı bir röportaj yapma fikrini ortaya attım durduk yere. ve hemen ertesi gün soruları hazırladım yolladım, sağolsun Sinem de aynı gün içinde döndü. aslında röportaj soruları dışında kalan kısmı da oldukça komikti ama artık onlar aramızda kalsın. siz sorularla idare ediverin. 
Genel olarak Geowyns olan Sinem ile iletişiyorum ben, ikisi arasında çok ciddi bir fark olduğunu sanmamakla birlikte Geowyns’i daha iyi tanıyorum. Sinem kim peki?
Pek bir fark olmaması güzel bir tespit, bunu belirterek başlayayım. Sinem, 3 çocuklu bir çekirdek ailenin ilk çocuğu ve ablası –ki ablalığın karakterine etkisinin çok olduğunu düşünüyor. Kardeşler ikiz, bir kız bir erkek. Anneyle babayı bir çift, kardeşleri de bir çift olarak gördüğü için hep arada kaldığını düşünüyor. Kimi zaman “erkek gibi” olmasının sebebi de bundan. İki tarafa da eşit mesafede olmaya çalışıyor. 8 senelik özel bir ilköğretim okulu eğitiminden sonra Anadolu lisesini kazanıyor. Sonra da İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde İşletme eğitimi alıyor ve mezun oluyor. Bir futbolsever. Çok kitap okur. Sevdikleriyle çok konuşur, tanımadıklarıyla hiç konuşmaz, bu yönüyle asosyallikle itham edilir ve buna pek sinirlenir. Küfüre karşıdır ama kendisi eder, böyle tutarsızlıkları vardır. Yabancı dil öğrenmeyi çok sever. Bulunduğu şehrin her bir sokağını ezbere bilmek ister. Herhangi bir kız işte. Blogunda yazdığı gibi. Ayrıca ilk defa kendinden 3. tekil şahıs olarak söz ediyor, hiç hoşlanmadı.


Sosyal medya sayesinde ben kendi adıma birçok ortak noktam olan insanla kaynaştım ve böyle bir iletişimin çok sağlıklı ve verimli olduğuna inanıyorum. Senin bu konu ile ilgili fikirlerin neler?
İlk başta çok tedirgindim bu konuda. Çünkü bu blog işi benim için bir milattır. Ek$i, friendfeed, twitter filan hep ondan sonra başladı. Dolayısıyla ondan önce bulunduğum ortamlar ister istemez forumlar ve forumvari siteler oldu. E böyle sitelerde insanları filtrelemek daha zor olduğundan, muhabbeti iyi gibi olan biriyle mail veya msn yoluyla azıcık samimiyet kurunca ne kadar gereksiz insanlar olduğunu görüp üzülüyordum. Blogdan sonra işler değişti ve açıkçası ben de çok memnunum. Blogdan sonra tanıştığım, kaynaştığım insanların hepsi, normal ortamlarda muhatap olsam muhabbet kurup samimi olacağım insanlar. Hatta -özellikle bu sene- çok istedim, etrafımdaki salak insanlar gitse, sosyal medyadan samimi olduğum insanlar gelse diye… Olmuyor tabi. Ama dediğim gibi, seviyorum bu insanları. Zaten blogu açarken de amacım buydu, kendim gibi insanları bulmak.


Sosyal medya araçlarını kullanan tiplerin genelde yalnız ve asosyal olduğu yönünde oluşmuş bir yargı var.  Her genellemenin yanlış olduğunu bilmekle birlikte böyle bir genellemenin yapılmasının temel nedeni bilgisayar çağının insanları yalnızlaştırdığı kaygısı mı?
Bu yargı çok önceden oluşturulmuş bir genelleme ve ben inanmıyorum. Bir insanın sosyal veya asosyal olmasının sosyal ortam kullanımıyla ilgisinin olmadığı bir devirde yaşıyoruz artık, bence. 2000’lerin başındaki sabahlara kadar chat yapan ergenler günahımıza girdiler. Artık web dünyasını gerçek dünyasının önüne koyacak kadar delirmiş insan kalmadı o kadar. Kaldı ki ben gerçek hayattan tanıdığım, çok sevdiğim ama görüşemediğim insanlara ulaşıyorum, en basiti Facebook yoluyla. Yalnızlaştırmanın tersine bir yöne gidiyor. Ben henüz netten tanıştığım biriyle görüşmedim (görüşmem demiyorum ama denk gelmedi) ama tanışıp kaynaşan çok insan görüyorum. Ya da şöyle söyleyeyim, eskiden nette yaptığım hiçbir şeyden ailemin haberi olmazdı. Geçenlerde öğlen yurtta oturuyordum, maillerime bakıyorum, msn’den babam birden şunu yazdı: “Blogunu okuyordum ben de şimdi”. Düşünebiliyor musun? O kadar dikkatli yazdığım halde açıp baktım, ters bir durum var mı diye. Neyse konudan sapıyorum,özetleyeyim: Eskiden Internet ayrı bir yaşantıydı, şimdi yaşantımızın bir uzantısı. Benim babam blogumu nerden bulmuş yahu? :)


Sosyal medyanın ülkemizde yanlış anlaşıldığını düşünüyor musun?
Yanlış anlayanlar var ama ben o tür insanlarla pek muhatap olmamaya gayret ediyorum. Dedim ya geçen gün Formspring’de de, akraba meclisinde sana ahkam kesen teyzelerin fwd mail tadında linkler paylaşması Facebook’ta… Doğru anlayanlarla bir arada durmak lazım. Kafayı yiyorsun yoksa. Zaten benim her şeyi düzeltme gibi pis bir huyum var, hiç bulaşmıyorum o yüzden öyle insanlara. Müdahele etmeye de çekiniyorum, sinir basıyor.


Sosyal medya araçlarının neredeyse tamamını kullandığını biliyorum, bu araçların hayatına herhangi bir şey kattığını düşünüyor musun?
Bir şey katmak. Bu çok geniş ve kısmen yanlış olur. Ama mutlaka hayatımda bir şeyleri değiştirdi. Değiştirmek daha doğru bir kavram sanırım. Başka türlü ulaşabilme imkanım olmayan insanlara ulaşma şansı verdi bana sosyal medya. Örneğin HBBA. Açıp gerizekalı köşe yazarlarını okuyup sinirimi katlayacağıma benim düşüncemi benden daha güzel söyleyen, “Oh be!” dedirten, ya da bana bir şeyler öğreten birini okuyorum mesela. Böyle çok insan var. Ayrıca İzmir yazımda hayata bakışımın değişmesinden bahsettim ya sürekli, bunda sosyal medya yoluyla ulaştığım insanların etkisi yadsınamaz. Kullanmak bana bir şey katmıyor ama eğer bu sosyal medya araçlarını kullanmasaydım çok daha uyduruk işlerle uğraşıyor olabileceğimi tahmin edebiliyorum. En azından kısmen de olsa kaliteli vakit geçirmemi sağlıyor.


Sosyal medyanın siyasi kararlara etki etmesi bakımından bir güç olması mümkün mü?
Mümkün. Bende çok etkisi var mesela. Hayata bakışımın değişmesinin başka bir boyutu da bu. Siyasi fikirlerin oluşumunda önemli olan bilgi kaynağına ulaşabilme ve o kaynakların kullanılabilirliğidir bence. Benim normalde açıp okumayacağım gazetelerin, portalların, dergilerin içindeki mühim bir linki sen paylaştıysan mesela Twitter’da, açarım, okurum, öğrenirim. Internet çok geniş kaynaklar sunuyor ama insan onun içinde de kendini ufak bir döngüye sığdırıyor bir şekilde. Sosyal medya seni o döngüden çıkmaya teşvik ediyor, öyle ya da böyle.


Blog açma fikri nereden çıktı, nasıl gelişti olaylar?
İnan tam olarak hatırlamıyorum. Ama hatırladığım kadarıyla, ana hatlarıyla anlatayım. Blog açmadan önce ciddi ciddi açıp her gün okuduğum tek blog, çoğu blogun olduğu gibi, Aceto Balsamico idi. Oradan tıklayarak gittiğim bloglar oluyordu ama düzenli takip etmiyordum. Aceto’dan hevesleniyordum haliyle biraz. Başka bir boyutu da hemfikir insan bulma çabam. Benim tuhaf zevklerim olduğundan pek herkesle paylaşamıyorum aklıma gelenleri ve artık çevremdeki insanların anlatacağım şeye vereceği tepki az buçuk belli olduğu için daha çok insana söyleme ihtiyacı hissediyordum. Maç izlerken yaptığım ufak bir tespit mesela. Oda arkadaşımla izliyoruz -izliyorduk- maçları. Zaten çoğunu ben söylemeden o söylüyor, futbola bakışımız neredeyse aynı. Arayıp babamla konuşsam onun da ne diyeceği belli. Kardeşim de hakeza. Sınıfa dalıp erkeklerin arasına girip “Hacı dün n’oldu ya öyle maçta?!” demeyi sevmiyorum sanılanın aksine, çünkü usandım erkeklerin “Aaa sen futbol izliyor musun ne hoş” demesinden (ve akabinde “İzleme demiyorum, hobi olarak yine izle” kendini beğenmişliklerinden). Benim futbol sevgimi ve bilgimi sorgulamadan söylediklerimi dinlesin istedim insanlar. Futbol örneğini verdim ama başlarda futbol yazmak da istememiştim, engel olamadım kendime, bu da not olarak düşülsün. Kısacası, benim yaptığım saçma sapan, gereksiz bir tespite “Evet ya!” diyen insanlar olsun istedim, blog ondan var. Ama dediğim gibi, dellenip “Yeter lan blog açıyorum!” dediğim anı hatılamıyorum.


Toplumsal cinsiyet rolleri bakımından futbolu sadece erkeklerin yaratacağı ve takip edeceği yanılgısı yüzünden sorun yaşadığın oldu mu?
Olmadı. Hiç sorun yaşamadım. Diye girsem lafa :) Olmaz mı yahu. Şimdi 7-8 yaşlarıma geri dönelim: Teneffüste bahçede dolanıyorum. Benden bir iki yaş büyük erkek grubu tek kale maç yapacak, adam eksik, kısa saçlarım sebebiyle beni erkek sanarak “Gel lan gir maça” diyorlar, hiç bozmuyorum, takımım için canımı dişime takarak oynuyorum. Damarıma basılınca bağırıp çağırıyorum, kız olduğumu anlıyorlar: Ve oyundan atılıyorum. Sebep? Kızım. Lan oynuyoruz işte, ne fark eder? Kendi sınıf arkadaşlarım artık alışmıştı, arada alırlardı oyuna ama ortaokulda filan onlar da almaz oldu, malum ergenlik. Sonra yıllar boyunca babam maç izlemeye giderken benden 6 yaş küçük erkek kardeşimi götürdü, beni götürmedi, “Ne gerek var?” diye. Anladığıma, sevdiğime inansın diye deliler gibi yorum yapıyordum maç boyunca. Bak artık bu kadar rüştümü ispatlamışım, bu yaşıma gelmişim,  “The Football Book”u aldığımda heyecanla anneme gösteriyorum, “Kız başına ne lüzum var” diyor. Ne dersin buna? Bu tür konularda söylediğim en net cümle şu: Futbolu anlamak ve sevmek için gerekli tek organ, beyin. Kaldı ki erkeklerin çoğu da anlamıyor. Arda sinemaya gitmesin diye tezahürat yapan adam anlıyor mu mesela sence? Bence anlamıyor. Sadece erkek olması ona özgürce ahkam kesme şansını tanıyor. Kadınlar da ne dese kadınlığı fikrinin üzerinde bir gölge oluyor.


Bir de bu futbol konusuyla ilgili benim takıldığım bir husus var. Mesela bir genç düşün, cinsiyeti önemli değil, üniversite öğrencisi, ailesinden farklı bir şehirde kendi evinde yaşıyor, interneti var, ekonomik durumu da ortalamanın biraz üzerinde. Bu genç bütün günlerini sadece ama sadece futbolla ilgili olaylara ayırıyor. Mesela her ülkede tuttuğu bir takım var ama saplantı derecesinde bi takım tutma. Bütün üniversite hayatını bu takımlar çevresinde harcıyor. Bu durumun birçok nedeni olabilir hatta sadece sisteme sövebiliriz, içi boş düşünmeyen genç yaratma açısından. Sistem dışında en önemli nedenler neler sence?
Futbol bağımlılık yapıyor. Bence bu asıl neden. Ve aldıkça daha fazlasını arıyorsun. Başlarda Galatasaray’ın sadece ciddi maçlarını izlerdim. Sonra bazı Anadolu takımı maçları girdi işin içine, Antep deplasmanı mühimdir mesela. E rakip de önemli, bilelim dedik onların maçları da izlenir oldu. Barcelona ne güzel takım dedik her hafta 90 dakika da ona. E bu işi izledikten sonra başkaları ne demiş merak ediyorsun, köşe yazıları. Bloglar ne demiş? E bunun Şampiyonlar Ligi var, Dünya Kupası var… Bitmiyor yahu, battıkça batıyorsun. Sen bir kısmıyla ilgilenmesen bile ilgilenen biri senin de hoşuna gideceğini bilip anlatıyor zaten. Kardeşim de, üniversiteden yakın bir arkadaşım da AC Roma taraftarı mesela. Serie A’yı hiç sevmem, takip de etmem ama o ikisinin sayesinde Lazio – Inter – Roma üçgeninde yaşananları öğrendim ve son birkaç hafta ben de heyecanla açıp izler oldum.


Okuduğun iki bölüm aslında piyasada sana ortalamanın üzerinde para kazandıracak işler yaptırabilir. Neden akademi?
Paranın ne önemi var, mühim olan insanlık! Şaka bir yana, çok para gibi bir hayalim olmadı hiç. Benim isteğim bir kitap veya bir DVD’yi isteyince almanın dokunmayacağı kadar paramın olması. Akademisyenlik bunun için yeterli. Stajda iş ortamını gördüm. Çok da samimi bir ortam vardı ama bana göre değil. Deliler gibi yaptıkları işler çok anlamsız aslında, bunu görüyorsun dışarıdan bakınca. Akademisyenlikte hem araştırma yaparak, hem de ders vererek “bir işe yarıyor” olma duygusunu hissedeceğimi düşünüyorum. Sonuçta okuduğum bölüm çocukluğumdan beri hayal ettiğim bölüm değildi, kim hayal eder ki işletme okumayı? Elimde olanları hayallerime uydurmaya çalışıyorum.


Şayet hayal kırıklığına uğramaz ve pes etmezsen yüksek lisanstan itibaren ne tür konular üzerine çalışmayı planlıyorsun ya da planlıyor musun?
Şimdilik planlarıma göre doktora da İşletme ya da Lojistik üzerine olacak, kendi bölümümde ders vermek isterim ama sanki delirip bambaşka bir konuda doktora yapacakmışım gibi hissediyorum. Öyle bir haller var bende. Bir de benim önceki soruya verdiğim cevabın son cümlesi, bu sorunun ilk cümlesine bağlı gibi. Sanki ben cevap verdikten sonra sen sormuşsun gibi. Şimdi fark ettim. Hoş olmuş.


evet efenim okuduğunuz üzere böyle bi şey çıktı ortaya tabi şu kadar soruyu sorup cevapları sonra okuyunca bi bu kadar daha soru sorası geliyor insanın ben bi tenhada kıstırıp sorularımı sormaya devam ediciim belki bi yerlerde bi gün yine karşınıza çıkar. 


şimdi bi hayal kurdum da pek hoşuma gitti onu da diyeyim noktalayayım; böyle eğlenme amaçlı yaptığım röportajımsı şeyden sonra devam edermişim ve bi gün çok azılı bi röportör olurmuşum. negzel olur di mi? (bak hala soru soruyorum)

17 Haziran 2010 Perşembe

ev kızının hastane ile imtihanı

bu hafta boyunca iki defa devlet hastanesi denen kabir azabı ile yüzleşmek durumunda kaldım, neyseki kız kardeşim öküz gibi sağlıklı da iş daha uzayıp budaklanmadı. üstelik gugıl varken doktora ne gerek var yaz bütün semptomları bul hatalığını zaten artık doğal yöntemler revaçta al otunu kaynat iç mis gibi.



ama devlet hastanesi dediğimiz kurum hakkaten çok enteresan ve saçma bi kurumumuz, sosyal devletin iflas ettiği bi devlet yapısında zaten hastanelerin harika olmasını beklemek yanlış olur ama orada kurumun eksikliklerinden ziyade personelin problemleridir işleri zorlaştıran. bi kere hiçkimse yaptığı işi sevmiyo hatta nefret ediyo, kabul bu durumu her sektörde görebiliriz ama aynı durum hastanede olduğu zaman işin boyutu biraz değişiyor, çünkü oraya gelen insan kendinden şikayetçi olduğu için geliyo ve zaten içinde bulunduğu durumdan hiç memnun değil ve kendisine ilgi gösterilmesini iyi muamele yapılmasını istiyor. ve fakat o da nesi, devlet hastanelerinde durum tam tersi. doktordan sekreterine talilcisinden röntgencisine her şeyi sizin alttan almanız ve dediklerini bir kerede anlamanız lazım.

şayet sekreteri anlayıp kayıt işini atlatırsanız doktora derdinizi anlatmanız lazım eğer dinliyosa bi tahliler isteyecek kesin, onu da yine sekretere onaylatıp kağıt almanız lazım ve gidip tahlil için randevu almanız lazım. tahlilcibaşı tiplerine hiç girmiyorum zira hepsi kendini doktor bizi de uzman yardımcısı sanıyor şurayagidipşugünerandevualıpşöylegelmenizlazım anladınız mı? doktorların el yazısı okunmuyo hadi onu 6+birkaçyıldaha'ya ve artııı toplumunda muazzam katkısıyla oluşmuş egoya bağlayalım, bunların da söyledikleri anlaşılmıyo anacım, sırf kendilerini doktor sanmaktan ötürü. bildiğin cinnet hali bu devlet hastaneleri.

bir de sürekli hastanelere gidip gelmekten kafayı cozutmuş bir tayfa var ki onlar hakkaten anlatılmaz yaşanır tipler. artık gidip gelmekten hangi doktorun saat kaçta nerede olacağını ezberlemiş, sırada ne kadar süre bekleyeceğini bildiği için örgüsünü yanında getirmiş sakin sakin örgüsünü ören, verilen tahlileri en kısa sürede hazır edip ilk fırsatta araya kaynayan ve işini öğle tatiline kalmadan halledebilen birtakım insanlar. olimpiyatlarda teşhis-tedavi etabı olsa en birinci gelebilir bu tipler.

ben kendim şu sıralara ev kızı olduğumdan mütevellit öyle çok aksiyonlu günler geçiremiyorum doğal olarak. her günüm akşama ne yemek yapsam, şunun çocuğu olmuş bi hayırlı olsuna gitmeli, ütüyü hangi ara yapsam daha az terlerim, maçları nası izlerim sorularına cevap aramakla geçiyor. dünya kupası olduğu için durumumdan çok şikayetçi değilim, yeterki saçma organizasyonlara beni sokmasınlar.

ayrıca Burcu tivitırdan benim blogumu takipçilerine tavsiye etmiş az önce gördüm, pek sevindim. yihuğğğ

bu yaz böyle bi yaz.

4 Haziran 2010 Cuma

vara vara varamadım

aslında bikaç saat önce bi deneme yaptım ama olmadı be. niyeyse böyle arada bana bi geliyolar deli gibi yazmak istiyorum ama bi türlü bi şeyleri toparlayıp yazamıyorum. aslında bu yazabilme motivasyonum sinir olma halimle doğru orantılı sanırım. zira az önce tanık olduğum birkaç şey sayesinde şu gördüğünüz satırları yazmayı başarabiliyorum.


varan1: arkadaş bu tv denen zımbırtı ben görmeyeli (ki kemiksiz bi 6 ayı var, ankaraya geldikçesi bikaç satır göz atıyodum ama onlar sayılmaz, valla hep iz tvye bakıyodum wilco'nun karavanını yakalarım deyu, zaten evde durmuyodum ki hep gezmelerdeydim) ne pis ne seksist ne manyakçıl bi organizma olmuş ya. starda kabaremsi bişiler yapıyolarmış onu açtılar(evet ben açmıyorum, zira kumanda kullanmam ben,genelde kumanda kullananı kontrol ederim, bu sefer sosyal deney amaçlı dokanmadım-yerseniz-) baktım bi skeçe. bir alie diğer aileye gidiyomuş da, biri araba almak istiyomuş diğeri kızlarını istemeye geldiklerini sanıyomuş da bişiler bişiler. yani bi kadının "mal" haline getirilmesine hadi bi şey demiyorum da bana en çok koyan o iğrenç esprilere en çok kadınların gülmesi oldu, valla çok üzüldüm bildiğin. zaten hepsi çoluk çocuk hatta torun torba sahibi ve aynen kendilerini mal gibi satmaya eğilimli kadınlar ile onları mülkiyetine geçirmeye istekli erkekler yetiştiriyolar. böyle devam ediyo işler. nalet gitsin. diğer kanallarda da benzer uygulamalara rastladım tabi mesela şovda çok methedilen türk malı vardı. bi kere ofsayt o dizi zira tayfun güneyer(tayfun yerine cüneyt yazdım ne alakası varsa, bu ara saçma sapan isimlere çağrışıyorum, hayırlısı) var, adam başımıza en mal dizileri sarmış çakmalardan çakma beğenen oralardan buralardan çalıp çırpan bi şahıs, neyse herkes bakıyo benim ne eksiğim var dedim, baktım ve fakat işte az önce yukarıda bahsettiğim manzaranın bi benzerine rastladım, sonra zaten yaptığım ütüye odaklandım radyo açtım onu dinledim. valla.

varan2: bu sevgili olaylarından katiyen anlamıyorum ben. çok net. ama yani dostlar, arkadaşlar, pek sevgili insanlar, yani bi insan bi insandan iki yıl içinde ne kadar nefret edebilir ve ne kadar sevebilir. dolayısıyla neden sürekli ayrılıp barışır? böyle bi çift var yakınımda. aslında çok da yakınımda sayılmaz ama bana da bi şekilde bulaşıyo olaylar, ki gerçekten konunun benimle uzaktan yakından alakası yok. bi de enteresandır bu durum yüzünden şöyle bi tespitim var (dikkat az sonra azıcık hakaretengiz sözler sarfedicem kimse üstüne alınmasın, üstüne alınan da küçük oğluna almasın napim) bu sevgililerinden hariç kenarda birilerini beklettiklerini düşünen çeşitli yavşak insanlar var kadın olsun erkek olsun. ne zaman sevgililerinden ayrılıyolar ya da ayrılmış gibi yapıyolar çat hemen araya bu zavallı kenarda beklediğini düşündükleri tiplere sarıyolar. o sarma olayı da farklı oluyo tabi. ne bileyim mesela sevgilisi varken asla seninle iletişmeyen tip seni arıyo, soruyo, plan yapıyo kaynaşalım edelim. böyle bi düzenli sirayet etme hali. sürekli bi gösterip elletmeme hali. e tabi karşıdaki tip de bunu bi yiyo iki yiyo sonra bi bakıyo bi bok olduğu yok o yüzden pas vermiyo. ama tabi bu süreç baya uzun süren bi süreç, arada ne gençler telef oluyo hiç kimsenin umrunda olmuyo. yazık ulan, niye böyle davranıyosunuz insanlara, nedir bu dallamatik tavırlar, ayağınızı denk alın. valla çok pis dalacam.

varan3: ya ben de kendi çapında tripcan bi insanım, durduk yere sinirlenip triplere girebiliyorum ama genelde bu triplerim kendi çapımda oluyo mümkün mertebe kimseye sirayet ettirmemeye çalışıyorum, en fazla yakınımdaki bikaç kişiye çemkirek bi vaziyette şöle oldu böle oldu bikbikbik rerörerö diye konuşurum sonra geçer. ama bi de diğer türlü tripcan arkadaşlarımız var(bakınız küçük kız kardeşim Senem (a.k.a Jr. Selvi, Selvi annem olur) arkadaş yani o kadar küçük bi meseleden yani nası olay çıkıyo şaşıyorum ya, yanlışlıkla bi şey mi yaptın, artık bütün gün o surat adliye duvarı gibi ne tebessüm eder, ne şebekliğe karşılık verir, ne unutur yok anam nerde muhakkak günün bi yerinde bikaç defa laf sokar. arkadaşım bu kadar sinir bünyeye iyi değil bence bak çabuk yaşlanırsın, ki kendisine de söylüyorum, söylüyorum ama kime? dağlara, taşlara tabi. zira can çıkıyor huy çıkmıyor.

varan4: bu tivitırın hem hastası hem sıkı kullanıcısı ve de sıkı takipçisiyim ya bi nevi yeni bi ortamım oldu kendisi, insanlarla iletişmek içün de severek kullandığım bi platform kendisi. ve takip ettiğim insanları ya  sırf yazdıklarını beğendiğim için takip ediyorum ya da kutsal bilgi kaynağım olsun diye. bi de nezaketen takip ettiğim bikaç kişi var. hatta sadece 3 kişi var böyle. aslında takip etmesem de oluyo da ne bilim bi türlü unfollow edemiyorum ayıp olur gibime geliyo. ama bi tanesine son zamanlarda acayip kıl oluyorum böyle ağzına vurasım geliyo desem yeridir. bi değilşik triplere girdi bu arkadaş, hoş bana giren çıkan bi şey yok ama, tavırları çok saçma geliyo. böyle bi ünlülere "sarkma" durumu var, bi de tivit hırsızlığı yapıyoki olursa anca bu kadar olur, bi de bi de böyle bi küçük dağları ben yarattım havalarında filan. böyle bi tane daha vardı onu en sonunda bıraktım, bunu da yakındır bırakacam galiba, bırakmadan bi günah çıkarayım dedim, bikaç gün sonra okuduğumda saçma gelirse yanlış düşündüğümü farkederim belki diye de konunun sonuna doğru bi çıkarsama(çıkarıma ne oldu bilemiyorum artık niyeyse bu kelimeyi kullanmak istiyorum hep) yaptım bağlayamadım da ama nese işte sinir olma olayıma katkısı var.

yani ben şurada içindeki ev kızını ortalığa saçmış kendi halinde bi insanım, tek derdim şu tezimi bi an önce kolaylamak ardından az biraz tatil yapmak ve yaz boyu açılacak araştırma görevliliği (a.k.a akademik kölelik) kadrolarına başvurup sınava çağrıldığım şehirlere gidip fırsattan istifade bikaç şehir görmek. niye yani bu kadar sinirletiyosunuz beni? yazık değil mi?

tabi güzel şeyler de olmuyor değil ama o da başka bi zaman kıfsmetse.

son ve alakasız olarak, stardust'ı izledim, pek beğendim, fantastik kuntastik şeyleri seven arkadaşlara tavsiyemdir, gerçi fantastik seven arkadaşlar 2007 yapımı filmi muhtemelen çoktan izlemişlerdir ama sırf aşk filmi diyip de fantastik sevmeyenlere filmi itekleyemiycem, siz bi girin bakın nedir diye konu ilginizi çekmezse izlemeyiverirsiniz artık. böyle de film otoritesi tonunda konuştum ama yok öyle değil, sadece çok sevdiğim filmleri istiyorum ki başka kimseler de izlesin beğensin belki mutlu olan bile çıkar aralarından ne hoş olmaz mı? bir egosantrik paragrafın daha sonuna geldik, esenle kalınız efenim.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

selebiriti tabi ne sandındı?

geçen hafta ilk önce bir tiviti çalınan ve daha sonra "normal ünlü" bir kimse tarafından (canım mserdark) bir tivitim ritivit edildiğinden mütevellit (hoş rt edilen tivitim bi anlamda mserdark'nın şeysi sayılır ama orası pek mühim değil) ben de artık bir tivitır selebiritisi oldum. evet. dolayısıyla starlığım zedelenir diye artık kimseyle kolay kolay konuşmuyorum bir tek yakın arkadaşlarım o kadar. ve bittabi çok az tiviti yazıyorum mümkün mertebe de aforizma oluyo zaten artık. hı hı evet.



neyse ünlü olmayı bi kenara bırakalım(bu havaların da hastasıyım, tam cem yılmaz modeli, şunu içmeden uçamıyorumcular) neler neler oluyor aslında. kpds açıklandı ya bugün. deneme çözerken genelde ilk 50 soruda şahhane hatalar yapıyodum sonraki 50 soruyu daha akıllı uslu çözüyodum. sınav sonrası yine cevaplara bakıncası yine normal performansımı sergilemişim. ilk 50 soruda 20 hata yaptığımı görüncesi dedim artık gerisine bakmıyım kesin geri kalandan da kemiksiz bi 10 hata yapmışımdır ve yine 70'in altında kalmışımdır, bühü dedimdi. fakat o da nesi sayın seyirciler? sen ilk 50 soruda 20 hata yap geri kalan 50 soruda 5 hata yap ve kap 75'i olacak iş mi, vallahi oluyormuş. negzel değil mi? direksiyon sınavı da pek şahhane geçti ondan da geçtim pek iyi not ile. iki sınavımın da sonucunu bugün öğrendim güzel bi kombo oldu hakkaten.

boluda artık iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki günler kadar kalabilecem. bi dahaki hafta bugün muhtemelen ankarada bi şeyler okuyo olucam. aslında 6 yılı kapatıp gitmek, daha zor olur gibime geliyodu benim. bi de birkaç ay öncesine kadar mayıs ayı sonunda taşınacağımı bilmiyodum hep ağustosta taşınıcam diye hesaplıyodum. hesaplar şaştı bikaç ay öne alındı. ama yani o kadar çok şikayet ettimki buralardan, şimdi giderken üzülüyo-muş gibi yapmak çok karaktersizce geliyo. bi bakıma tabi üzülüyorum, hem Fa'ama ile bu kadar vakit geçiremicez hem kendi düzenim olmayacak falan ama yine de buralardan gitmek en eski evime taşınmak yepyeni bi şeylerin de başlangıcı olacak bi bakıma. o açıdan gerçekten az üzülüyorum. 

hay dilimi eşşek arısı soksun ya. arkadaş tamam ingilizceye alıştıkça bi de internette gezinirken çok fazla ingilizce kelimeye ve tabire rastlayıncası bi de bi de türkçede tam karşılığı olmayan ama ingilizce söyleyince ve karşıdaki anlayınca cuk diye oturan şeyleri öğrendikçesi coşuyorum ben. geçen gün "phrase"'in türkçesi gelmedi aklıma. hatta tivitıra bi şey yazıcam bikbikbik tabiri diycem diyemiyorum bikbikbik phrase'i diyesim geliyo alla alla dedim neydi bunun türkçesi sonra açtım baktım sözlükten hah dedim ya "tabir" ne de severim yani güzel bi kelimemiz kendisi. diyeceğim odur ki o kadar fazla sayıda türkçe kelimeyi bilmemle birlikte çok az kaldı-ramak kaldı daha hoş sanki- teslim bayrağını çekecem, artık komple "ığğğ, aııımm, siz türkğğler nasil diyorğğ" moduna geçecem.

artık bütün kadınlar seksi arkadaş. bi ben kaldım. artık herkes bir bihter(adı batasıca) oldu başımıza. dapdaracık bi kot, altına topuklu her renk bi ayakkabı. ben bile ne kadar sıklıkla görürsem göreyim bi baştan aşağı süzüyorum. ki gerçekten bi şehvet yok değil. herkese olmuyo kabul ama bi kısmına çok yakışıyor sapık muamelesi görmesem yanaşıp çok yakışmış negzel olmuş dicem ama sanmıyorum ki bunu bi kere bile başarabileyim. artık yakın çevremde giyen biri olursa onlara şey ederim.

şimdi bu göksel ikidir retro albümler yapıyo ya ilk albümünü ben daha bi bayılarak dinlemiştim, ki tam da bi sene oldu sanırım ikinciyi çıkarttı. valla bence kolaya yatıyo bu kadın. gerçi ne kadar kolaya yatsa da neticede başarılı bi anlamda. ama diyeceğim o değil. şöyleki şimdi bu göksel insanının bu iki retro albümünden önceki albümlerindeki birçok şarkısı böyle bi tam benim nefret edeceğim türden, belki içinde kıskançlık da var şimdi kendime yokuş olamıycam ama yani gerçekten nefret edilmeyecek gibi değil. o nasıl bi sevgi, o nasıl bi aşk arkadaşım "sensiz ben bi bok etmem" minvalinde şarkılar yürüyor gidiyor. arkadaşlar onu bunu anlattı ben oturdum kalktım hep seni anlattım bi seni konuşurum bikbikibik, bu ilk aklıma geleni. ki albümlerinin çoğu bu tandasda şarkılarla dolup taşıyo. o yüzden ben ChimiChanga'ya zamanında demiştim bu kadının bu kölen olurum köpeen olurum tarz şarkıları çok disgastingg(ChimiChanga tabiridir kendisi, çok komik ondan kullanıyorum, yoksa türkçesini de biliyorum, yivranç). şimdi bu iki retro albümü hariç bi günden bi güne bi göksel albümü dinlemedim bu sebeplerden. fakat bu retro albümleri dinliyorum. en sevdiğim ChimiChanga ile de konuştuktu bunu zamanında, hatta o demişti (bak hemen farafreyz ettim) "ya kızım sen retro albümleri beğenerek dinliyosun ama gökselin kafa aynı kafa bak bi sözlere" demişti. ki dinliyorum hakikaten öyle. ama yine de bu albümlerin tonu pek hoş, dinliyorum ama bi daha retro albüm yaparsa gidip ağzına vurup "sıs lan" biraz daha üretken ol bu ne diyebilirim.

ankarada uzun zamandır birkaç gün üstüste kalamamıştım ne zamandır. yaseminle buluşuncası dost'a gittik ben bikaç kitap aldım. esasen sadece üç adet kitap alacaktım fakat uzun zamandır alamadığımdan mı artık nedir bilemiyorum 5 adet kitap aldım. bence biraz da dost illüzyonu bu. zira dost kartınız olunca 6'ya bölüyolar sanki hiç ödemiyosun gibi oluyo. 5 kitaba 14 lira veriyosun çıkıyosun gibi oluyo. gerçi benim için gerçekten öyle oldu. zira bundan sonraki zamanlarda herhangi bi yerden düzenli bi gelir elde edemeyeceğim en az üç ay hem de, o yüzden taksitleri babama itekledim o ödeceyek. ben de okuyacam. oh mis, baba parası en güzeli zaten. dönüp dolaşıp 6 yılın sonunda şu noktaya gelmiş olmam da (aldığım kitaplardan birine ithafen) tam bir dublörün dilemması oldu. [parantez içi yazmasını normal yazmalardan daha çok seviyorum galiba. çünkü parantez içleri konuşma anında aklına gelenleri araya sıkıştırma tonunda bi şey.]

son olarak, kısmen tecrübe ettikten sonra "çocuk da yaparım kariyer de" lafının ne kadar boş bir cümle olduğunu sizlerle paylaşmak isterim(aa ilk defa karşımda birilerinin olduğunu yazılı olarak kabul ettim, artık bundan sonra gelsin sevgili okur, gitsin en sevdiğim okur). çarşamba günü ankaraya gittiğimde sevgili annemin yine birtakım aksiyonlar için evi terkettiği gerçeğiyle yüzleştim. ki bu ilk değildi ve son olmayacaktı eminim. ben lisedeyken de böyle "istanbul'da cenaze var imiş ona gideyim iki güne dönerim" diyip 2 hafta gelmemeler, "babaannem kalça kemiğini kırmış, ameliyata alacaklarmış, kan lazımmış, kan verip geleyim" diyip tam 28(yazıyla yirmisekiz) gün gelmemişliği var. bu sefer de yine bir cenaze haberi ile sivas yollarına düşen annem, cenaze töreninin ardından anneannemi de alıp antalya'ya dayımlara gitmiş ve ne zaman döneceği belli değil. ben ankaraya gittiğimde daha sivasa gitmişti yani kesin en az bi hafta sahalardan uzak kadıncağız. küçük kız kardeşim(ne küçüküğü ya eşşek kadar 21 yaşında) yemek yapmayı pek sevmediğinden bi yandan da dersaneye gittiğinden boşalan anne kadrosuna hemen beni atadılar. bi taraftan da bi makale işi var çoğunu yapmıştım ama birkaç eksiği var ki valla çok zor işlermiş bu yazma çizme işleri bi de kimden ne okuduysan alıyosun referans gösteriyosun falan, bildiğin kıl tüy iş. neyseki evde çalışma şansım var. sabah 7'de kalkıp kahvaltı hazırla sonra çok geç yattığından, git biraz daha uyu, sonra kalk kahvaltı et etrafı topla, işini yap aaa saat ne çabul altı oldu ya du akşam yemeği için bi şeyler yapayım, yemek yap, hep beraber ye, bulaşıkları topla ve (burada ve diyince milliyetçi hareket partisinin 40. yılı dicektim çok az kalmıştı) aa saat ne çabuk 10 olmuş ben biraz daha çalışayım ve uyu.

arkadaş ben bu tempoya üç gün dayanamadım bırak bir yaşam stayla olsun. o açıdan kararım çok net. gerçi evlenmekle ilgili süper ümitsiz bi kimseydim zaten ama an itibari ile kesinlikle evlenmiyorum. böyle tek çok şahane. anne olmak, oraya hiç girmiyorum. full time bi kariyer bazında bi işim olacak, üstüne bi de full time annelik işi, yok ben almıyım sağolun, öksürtür o şimdi.

bi de şeyi dicem, illa çok sinir olduğum bi şeyden bahsediyorum her postta bunu da yine de sinir olduğum bi şey ile kapayayım. bakın buradan sesleniyorum, 

1.şu üç nokta ile ne alıp veremediğiniz var, her boka kullanıyosunuz?
2. hadi üç noktayı anladık gizem, böyle bi cümleyi bitirememe hali gibi, 5 ve üzeri nokta neyin nesi manyak mısınız?
3. madem bi türlü bitiremiyosunuz cümleyi kurmasanız daha iyi değil mi?
4. ünlem işaretlerini de yine saçma sapan yerlere kullanmaktan nasıl bi haz duyuyosunuz?
5. hele hele 5 tane soru işareti vurguyu çok fazla arttıran bi şey değil mi, neden bu zulmü yapıyosunuz?

bence yapmayın, gerek yok, uslu uslu yazın, bakın ben kullanmıyorum, bi şey olmuyo siz de deneyin memnun kalacaksınız. hem zaten noktalama işaretleri için en azından ctrl'yi kullanmanız gerekecek. ne gerek var. boşa israf.
bu hafta penguen görseli olan sigara çıkartması veriyor, muhakkak alın derim. ben de yazılı versiyonu var bi tane hala saklarım. ki, kendisi " şampiyonluğu kaybettik hükümsüzdür-fenerbahçe" dir. neşeli değil mi? bu seferkiler daha bomba. bi tanesi mesela deniz baykallı "ben partimi bıraktım bence sen de sigarayı bırakabilirsin". bence kaçmaz. siz de kaçırmayın.

reklamlar bitti. bi on saniye daha görünmek gerekiyo di mi reklamlardan hemen sonra bitmemesi gerekiyo. derken, bitti.

***Hoanes'in bizzat kendi şeysidir. ben de pek bayılıyorum bu şeye, tivitırla giriş yapıncası paylaşayım dedim.