6 Ağustos 2010 Cuma

polonya! notları


polonya anılarımı(hahaayyt 15 günlük minik bir şehirde düzenlenen atelye çalışması bütün bir ülkeye nasıl mal edilir onu okudunuz, nasılsınız iyi misiniz?) nasıl yazsam diye kasıntı kasıntı gezmekten bi haftayı boş geçirdim, en iyisi nevi şahsıma münhasır yazı staylam (a.k.a bodoslama) ile yazayım gitsindi. buyrun.

-polonya'yı tam göremedik tabi. şimdi bi şehir görüp (aslında 1,5) polonya şöyle polonyalılar da böyle demek yanlış olur. efenim ben Lublin'e gittim. kültürlerarası diyalogun var olup olmadığı, olup olamayacağı test edildi onaylandı. Lublin Varşova yakınlarında minik bi şehrimiz. tam anlamıyla bir üniversite şehri. bayağı bir öğrenci okumaya gidiyomuş. biz yaz tatiline denk geldiğimiz için şehir bildiğin hayalet kasaba gibiydi.  ama biz grupçak kalabalık olduğumuzdan pek de koymadı açıkcası. 

-lehçe çok zor dil arkadaş, yazması ayrı dert, o acayıp jıları çıları şıları doğru okumak daha da büyük bir dert. neyseki karşılaştığımız insnaların çok büyük bir kısmı ingilizce biliyordu pek sorun yaşamadık açıkcası. zor olmasına rağmen türkçede kullanıldığı gibi kelimelerde yok değildi. messelam torba, firma, kupon.

- karşılaştığım kadarı ile (uykusuzdaki gibi oldu bu da aklımda kaldığı kadarı ile dünya tarihi) polonyalılar da bizim gibi insan, hatta inanmazsınız italyanlar da aynı bizim gibi insan. bulunduğumuz atmosferin de etkisi ile gayet iyi kaynaştık, iyi oldu çok da güzel iyi oldu. böyle interneyşınıl bi insan oldum, keşke bir mucize olsa da italyaya gidebileceğim burs bulsam gibi bi dert bile edindim kendime. ama hakkaten bu yurtdışı deneyimi çok verimli oldu. vizyonum gelişti resmen onu farkediyorum.

-kendimde farkettiğim tek farklılık vizyonumun gelişmiş olması değil tabi. messelam kötü de olsa ingilizce konuşabiliyomuşum, 15 günün sonunda ilk güne nazaran çok daha iyi konuştuğumu farkettim. sonracıma birey olmayı başarabilmişim, koyun değilmişim, topluluktan farklı hareket etmeyi öğrenmişim, çekinmeden uygulayabiliyormuşum.

-italyanca öğrenmek istiyorum. çogüzel dil.

-polonyalılar, italyanlar ve türkler olarak anlaşabilmek için tek yolumuz amerikan kültürü üzerinden örnekler vermek ve ingilizce konuşmaktı. üzüldüm biraz. babilin kuleleri geldi aklıma. sonra üzülmekten vazgeçtim. dünyada tek bir dil olsa o da ne olursa olsa ama insanlar sadece bir dil konuşsalar da sırf bu dil mevzuundan iletişim kopukluğu yaşanmasa dedim (tek dil, tek bayrak, tek dil faşistliği değil bu dediğim tabi).

-türkler olarak faşist, önyargılı ve sürü olduğumuz gerçeği bir kez daha gözüme sokuldu. buna daha çok üzüldüm. ha bi de üniversiteler (büyüklerini bilemiyorum, bizimki küçük olanından) en ufak bi vizyon katmıyo insanlara. dünyadan bi haber yaşamasına rağmen kendini kral sananlarla dolu etrafımız. hadi ülke içinde herkes öyle hissediyo sırıtmıyo da yurtdışına çıkmaya görsün o bünyeler. çok pis oluyor. çok kötü oluyor.

-polonyalılarla konuştuğumda türklere karşı belirgin bir önyargıları olmadığını gördüm ama italyanlar bizzat kendileri itiraf ettiler.  türkleri çok kapalı kutu, muhafazakar, soğukkanlı, anlayışsız sanıyolarmış. bir de iyi bir şey söylediler benim nezdimde. benim sayemde bütün bu önyargılarının değiştiğini ve türkiyeye muhakkak geleceklerini söylediler. ben de havalara girmedim değil :)

-fotoğraf çektirmenin anı ölümsüzleştirmekten farklı bir boyutu varmış onu öğrendim. messelam, şimdi siz kalkıyosunuz gidiyosunuz yurtdışlarına ama oradaki yabancılarla kaynaşmıyosunuz hiçbi şekilde. fakat böyle bi aksiyon bi atraksiyon oldu mu alıyosunuz elinize makineyi pardon birine veriyosunuz makineyi kaynaşmadığınız insanlarla çooookk mutlu ve çooook samimi pozlar veriyosunuz. bi de albüm patlatıyosunuz feysbukta, en şekillisinden. millet de sanıyoki siz interneyşınıl biri oldunuz çok harika çok kaynaşka günler geçirmişsiniz. vallahi pes. hayır işin kötü tarafı bunu bi tek yapan türklerdi ya. nasıl bir gösteriş budalalığıysa artık, bilemiyorum.

-toplama kampı gördüm hayatımda ilk defa. korkunç bi deneyimdi. ki bizim gördüğümüz kadarı kampın 4'te 1'i kadarıydı. gerisi savaş sırasında yok edilmiş. fakat kalanı hatta sadece krematoryum bile yeterliydi oradaki vahşeti anlayabilmek, görebilmek açısından. toplama kampını gezdiğimde farkettiğim şey ise tarih dersleri boyunca bize öğretilen şeylerin çok eksik olmasıydı. şöyleki, biz tarih derslerinde şunu öğrendik. 1.hitler ari bir alman ırkı istiyordu 2. birinci dünya savaşından sonra almanyanın ekonomisi çökmüştü ve bütün üretim araçları yahudilerin elindeydi. 3. hitler yahudilerden nefret ediyordu. bunlar doğru ama çok eksik. zira hitler ya da genel olarak naziler sadece yahudilerden nefret ettikleri için bunları yapmamışlar. adamlar insan bedeni üzerinden inanılmaz bir ekonomik sistem kurmuşlar. ha bir de o toplama kamplarında sadece yahudiler değil nazilerin hoşuna gitmeyen her türlü insan çalıştırılmış, işkence edilmiş ve yakılmış. insan bedeni üzerinden kurulan ekonomiyi ise şöyle örneklendirebiliriz, toplama kampına getirilen insanların saçları kesiliyormuş ve birkaç tane şirkete satılıyormuş bir çeşit ip yapmak için, ki bizim gittiğimiz kamptan sanırım 730 kilo saç satılmış. ikinci bir örnek ise, kampa gelenler yakılmaya gönderilmeden önce bütün vücudu kontrol ediliyormuş şayet dişlerinde altın kaplama varsa sökülüyormuş, kişi yakıldıktan sonra külleri şayet akrabaları istiyorsa onlara satılıyormuş. bu yazdıklarım gördüklerimin çok küçük bir kısmı ama bu bile bir şeyleri tekrar düşünmemize yeter. zira toplama kampları 2. dünya savaşından sonra ortadan kalkmadı sadece biraz şekil değiştirdi. ha bi de bu korkunç kampın tam önünde bi anıt var idi. bi tane gerizekalı orada çok mutlu bir şekilde poz verip bir de feysbuka koymuş. böyle şuursuzlarımız da var. gerçi biz alışkınız kendi başımıza gelenlere tepki vermediğimiz için böyle insanların varlığından rahatsız olmuyoruz ama italyanlar az daha olay çıkarıyolardı. aman yeter bu kadar dedikodu.

-türk olarak doğmuş olmanın ezikliğini de hissetmedim değil ara ara, insanlar ne hayatlar yaşıyolar yurtdışlarında dedim ama sonra dedimki bu işlerin vatanla, ırkla bir ilgisi yok tamamen duygusal işler. şayet sosyo- ekonomik durumun ortalamanın üzerindeyse sen her türlü kralsın, türk olmuşsun ne önemi var. böyle de marksist bi insanım.
- son olarak, ben türklere yabancılaştım bütün atelye çalışması sırasında. ulan amma ayı bi milletmişiz, ne sürüymüşüz ne atarlıymışız, ne agresifmişiz, diye de çıkarımlar yaptım, bütün atelye çalışması  boyunca (ekseriyetle geceleri) italyanlarla ve polonyalılarla takıldım.  tabi karşımdakiler de durur mu yapıştırdılar yaftayı, sen italyan oldun en iyisi git cenovada yaşa deyu. ama kim taktı bunu, hiçkimse. gerçi öyle bi fırsatım olsaydı kaçırmazdım. lan acaba gabriele'i kafalasaydım da kaçırsa mıydı beni, hem geek, hem yakışıklı, hem atletik hem çevik hemi de zeki. simoneyi kafalayamazdım zira çok koyu katolik idi ve bir de sevgilisi var idi. neyse du bakalım ya henüz hiçbi şey için geç değil :P (emreye özel not: her geyiğin altında bir gerçek yatar diye düşünme, gabriele ile ilgili düşüncelerim daha önce söylediklerimle aynı)

ayrıca gördüğünüz gibi bir italyan, bir türk ve bir polonyalı'nın diyalog için hiçbir şeye ihtiyacı yok, birkaç vodka shot her şeye yeter.

-içki bayağı ucuz polonya'da. daha doğrusu bize ucuz. zira zlotinin türk lirası ve euro karşısında değeri oldukça düşük. ama bu parasal mevzular dışında daha seksist bir ucuzluk da mevcut idi. messelam, bazı barlar var haftada bir gece ladies night yapıyor ve belli şeyler bazen belli saate kadar (mesela gece yarısına kadar) bedava oluyor, bu bedava şeyler geneld vodka meyvesuyu oluyo ama neticede bedava. ya da bütün gece bir ürün çok ucuz oluyo. mesela bize bi gece denk geldi. bi vodka shot türk parası ile 0,50 kuruş idi. tabi biz kısa süreliğine orada olduğumuz için bize hava hoştu ama temeline bakarsak baya rahatsız edici bir durum var. çeşitli kıvrak manevralarla kadının mal olarak pazarlanması slav ülkelerini çok fena durumlara sokuyor. sonra bütün slavlar "nataşa" oluyor, en kalabalık deplasman ukrayna oluyor.

- yemek mevzuna hiç girmedim, aman girmiyim zaten en gereksiz bi konu. he bizim yemeklerimiz süper onlarınki bi boka benzemiyo, he anam. şaka bi yana her yerde kebapçı var ama satılan şeyin kebapla yakından uzaktan alakası yok. ve herkes türkleri sabah akşam kebap yiyo sanıyo.

muhakkak yazmayı atladığım şeyler de vardır, şayet hatırlarsam yeni bi post olaraktan girerim. ha bi de benim röportajlarım var ıdı. pek yakında sırasıyla yayınlamaya başlayacağım. ben yokken yaz temizliği yapılmış evde, bütün eşyalarım çeşitli yerlere sokuşturulmuş, bi defterim var idi soru hazırladığım, bulayım onu, hemen başlatıyorum işlemleri, biz sizi ararız.




8 Temmuz 2010 Perşembe

tespit de ederim itiraf da

iki şey söyleyip gidicem hemen,


-hayatım boyunca sosyal sınıfımın ekonomik durumu yüzünden sahip olduğum eziklikten dolayı arkadaş edinmeyi bilememişim ben hiç. hiç kimseye benim arkadaşım olur musun deme cesaretini göstermemişim. hep onlar beni seçmiş(how i met your motherın son sezonunda bunun çiftler için olan versiyonu vardı sanki). gerçi seçenleri bilemiyorum ama ben seçildiğimden ötürü çok büyük pişmanlıklar yaşamadım. zaten hayatıma milyon tane de insan girip çıkmadı. ama yine de bi insandan benim arkadaşım olmasını isteme durumunun benim için hiç geçerli olmadığını dün bi anda farkedince bi sorgulamaya girmedim değil. bu cesareti gösterememiş ya da bu lüksü kullanamamış bi insan olarak şu yaşıma gelene kadar ne gibi kayıplarım oldu tam kestiremiyorum ama bundan sonra şayet bi insanla arkadaş olmak istersem bunun için karşımdakini en azından bi süre ikna etmek için gereken çabayı gösretiricem. çekinmiycem. manyakçıl empatiler kurmıycam sadece kendi adıma düşünücem ve o dakikada ne istiyorsam onu yapıcam. zaten karşımdakinin benden rahatsız olduğunu görebilecek ve kısa sürede anlayacak kadar zeka ve tecrübeye sahip olduğuma inanıyorum.

- yaklaşık 6 ay öncesine kadar tecrübeyle sabitlediğim bi düşüncem vardı. "kendimden yaşça küçüklerle anlaşamıyorum" yaşça küçükten kastım aslında sadece kendimden bir yaş küçük manasına gelmiyo ben genelde 88 ve sonrasında doğan insanlarla pek anlaşamıyordum. bu kendimden küçüklerle anlaşamıyorum lafınıda kibirli insan tonunda söylemiyorum. sadece bir gerçeği dile getirirken kullanıyorum. kaldı ki gerçekten bu konuda birkaç denemem oldu. daha doğrusu düzenli insan sirkülasyonu olan bir yurtta 4 yıl kalınca her yaştan insanla kaynaşma fırsatım oldu ve daha tanışır tanışmaz kimseye yaşını sormadım. o açıdan insanlarla iletişmimi 88liler ve üzeri sağ tarafa 87 ve aşağısı sol tarafa geçsin beni beklesin şeklinde bi ayrımla temellendirmedim. ama işte iletişim kurduğumda gördüm ki ne kadar benden yaşça küçük birileri varsa ben onların yanında güngörmüş teyze gibi kalıyorum, sözlerim bir acayip geliyor, dilimiz uyuşmuyor, bir elantirik alamıyorum. o yüzden de bi süre sonra "yeea ben kendimden küçüklerle anlaşamıyorum napim" kanısı oluştu. fakat sosyal medya aracılığıyla tanıdığım daha sonra bizzat tanıştığım ne kadar çok sevdiğim kız varsa hepsi benden yaşça  küçük çıktı. akıl yaşta değil baştadır'ın pratik uygulamalarına rastlayınca yukarıdaki yargımı komple terkettim. bu yargımı değiştiren ve bana yeni bir şeyler öğreten bütün kızlarımı da öpüyorum. onlar ki kendilerini biliyorlar etikete gerek yok.




PS: yakında yepyeni bir röportaj ve dopdolu içeriğimle karşınızda olacağım.
ayrıca tespit edilmez yapılır nihohoh

7 Temmuz 2010 Çarşamba

fişnemek


sakız falımda bağda üzüm toplayan bi adam çıktı. gönlü var ımış bende. right on time. zira ben de şu sıra vişne toplamak-temizlemek-reçel yapmak-kavanozlamak kariyerim üzerinde yoğunlaşıyorum. harika bir çift oluruz. topladığımız vişneleri üzümleri şarap yapar içeriz. çok uygun bir aday kendisini bekliyorum burada. işalla benden biraz uzundur zira daha bitmedi vişneler yukarlarda kaldı hep. azıcık boydan kısayım kız annem.

beddua ve bela okumak müesesesinin çalışmadığının canlı kanıtı olarak ömer dürümdül. dilin kopsun, lal olasın, enteresan, bloklar arası bağlantı diyemeyesin, beddua işlemese de ya tutarsa modunda söylemeye devam etmek lazım tabiki. adam nasıl bir adamsa artık o kadar maç izleyip futbol konusunda en ufak bir fikri yok. taş o kadar maç izlemiş olaydı dile gelir mantıklı bi yorum yapardı. bu adam, bırak mantıklı yorumu daha futbolcuların adını bilmiyo. kim nerede nası neden oynuyo. got gafali.

hazır futbol demişken an itibari ile hollanda uruguay maçı oynanıyo. ben aslında portakalları severim de ne bu maçı ne de bu kupayı alsınlar istemiyorum. sebebim ise futboldan alakasız bir şey(ki ben bunu derken üçüncüyü attılar). sebebi ise Hollanda'nın sömürgecilik döneminde Güney Afrika'ya miras bıraktığı Apartheid rejimi. Futbol siyaset ilişkisi her zaman konuşmayı sevdiğim bi konudur. ama futbolun endüstriyel tarafı bi anlamda siyaseti etkisizleştiren bir unsur olduğu için belli noktalarda futbol-siyaset ilişkisi çok alakasız da kalabiliyor. hoş apartheid rejiminin suçlusu hollandalı futbolcular değil ama neticede adamlar kendi adlarına değil ülkeleri adına yarışıyorlar ve final maçının nerede yapılacağını bilmiyorum ama mandela stadında yapılırsa hollanda o kupayı alırsa ben üzülürüm gerçekten. okuduğum bölümün etkileri biraz bunlar galibaysa. böyle her boku siyasete bağlama eğilimi kendiliğinden oluyo. ama neticede insan bir politik hayvandır. neyse.

bu Forlan var ya hani. hah benim onunla birbirinden salak iki anım var. birincisi ilk tivitırdan Forlan Forlan diye bişiler duyunca lan bu ne acaba ya dedim ama araştırmadım da. kafamdan da şunu uydurdum. ya herhalde böyle Forza gibi bi destek sevinme repliği olsa gerek. mesela Forza Beşiktaş gibi Forlan Beşiktaş gibi bi şeydir demiştim. evet iyi salakmışım meğer adam fitbolcuymuş.

ikinci anım ise daha da bi salak. Öss'nin son sınavlarının(anlatım bozukluğu gibi gelebilir ama değil zira öss tek bir sınav değil, zilyon taneler toplamda) olduğu hafta Senem'i sınava götürdüğümüz yer bizim bi akrabalara yakınmış sınavdan sonra oraya gittik. Uruguay-Kore maçı vardı böyle komple iki aile oturduk maç bakıyoruz. Akrabalardan Cem var futbolla çok alakalı bi arkadaşımız. onunla da futbol muhabbeti yapıyoruz. bu Forlan da çok kıyak futbolcu bu sene parladı baya filan dedi. ben de ya evet di mi öleymiş hakkaten ben de tivitırdan gördümdü bu arada nereliki bu çocuk dedim. milli maç izlediğimi mi unuttum yani böyle bi düşünce zincirim mi kırıldı bilemiyorum ama ben bu cümleyi dedim. sonra da en çok ben güldüm. anlatılınca bi boka benzemeyen espriler ile aynı kaderi paylaştı sanki ama hayırlısı tabi. 

Yeni Zelandalı Winston Reid'den sonra Casares'e de talibim bunu da buradan belirteyim.

ayrıca ellerime krem sürme eylemimin takipçi eylemi kesinlikle su ile bağlantılı bi eylem oluyo. her gün en az bi kere başıma geliyo. tam kremi sürüyorum pat tuvalete gidesim geliyo ya da mutfağa gitmem gerekiyo bi şey yıkanacaktır kesin bişi olacaktır. bi huzurla kremimi gün içinde sürünüp oturamadım şöyle. geceleri gizli gizli ağlıyorum bu konu yüzünden.

en baba çelişkimi de açıklayayım da gideyim artık; gizli sinir sahibi bi insan olarak küfür etmeyi severim. ama küfürlerin temel olarak kadın cinsini aşağılamakla doğrudan bağlantılı olması benim kadın cinsini sürekli savunan tarafımla kavga halinde oluyor. hele ki ben gibi küfür eden başka kadınlardan "karıya çakmak" türünde şeyler duyunca kendime yabancılaşmada nirvanaya ulaşıyorum.


5 Temmuz 2010 Pazartesi

depresyon insanın kendine yakışanı giymesidir



Geçen Gökçe tivitıra yazmıştı kendi süper gücünü ben de kendiminkini buldum. durduk yere depresyona girebiliyorum. genelde pek güleç yüzlü hatta kimine göre sırıtkan bi insanımdır çok da olumsuz düşünmem.  ama bi anda süper karanlık senaryolar yazıp başrolü de kendime verebiliyorum. aslında bu sene başından beri bütün çevreme sürekli aynı sözleri söyleyip onları da gazladım "bu sene bizim senemiz her şey çok güzel olacak herkes istediklerini elde edecek" yani evet şimdi buraya böyle yazınca yıllık astroloji yorumlarından hallice olduğunu farkettim ama ne bileyim ben bugüne kadar gerçekten böyle hissediyodum. çok acayip süpırsitişıs bi kimse değilim altıncı hissim de pek kuvvetli değildir ama işte his yani bu da. 

Fakat an itibari ile galibaysa öyle olmayacak. yani en azından benim için. gerçi benim kendi adıma istediklerimle ilgili şüphelerim var biraz akışa kapılmış sürüklenir moddayım ondan bilemiyorum, belki de istediklerimi gerçekte istemiyorumdur. ama sanki ben istesem de istemesem de ya da isteyip istemediğimi bilmesem de yine de sıralı olan isteklerim gerçekleşmeyecek gibi görünüyor.

Kendi klasmanımdaki insanlara nispeten sahip olduğum birtakım özelliklerim benim artılarım olabilir ama bu artılar sanırım ki piyasada kabul görebilecek kadar iyi artılar değil. o açıdan bi yandan su akar yatağını bulur diyesim geliyo ama bi yandan da olmayınca olmuyo kuralının tekrarını görücem gibi geliyo. kıfsmet bi yerde. kısmet olmayınca insan dayak bile yiyemezmiş der büyüklerim ben de öledir diyip geçiyim diyorum.


A Single Man'in soundtrackinden sonra Vega'yı da dinleyincesi artık geri dönülmez bir yola girdiğimi de belirtmeden geçemiyciim.


Ayrıca koyduğum görselle şu depreşken halet-i ruhiyeme rağmen şakalı komikliğimden taviz vermediğimi şey etmeye çalıştım. aferin bana.

2 Temmuz 2010 Cuma

Gökçe'nin Sinem ile İmtihanı

Efenim Sinem ile başladığımız röportaj serisine yine pek hanımefendi bir kızımızla devam ediyoruz. Aslında Sinem ile yaptığımızdan biraz farklı oldu. Zira Sinemle gerek tivitırdan gerekse de formspringden bayağı bi kaynaşmıştık. Gökçe ile ise bu eyleme kadar pek bi kaynaşmışlığımız yoktu. Ama ben kendisini uzun süredir blogundan ve tivitırdan takip ediyorum ve hem yazı tarzını hem de hayata bakış açısını pek beğeniyorum. ve bu röportaj olayı onu biraz daha yakından tanımama vesile oldu. çok da güzel oldu çok da iyi güzel oldu.

Her ne kadar röportajımsılarımın kendi paşa gönlümü eğlendirmek ve kendim eğlenirken karşımdaki insanların da eğlenmelerini sağlamak dışında herhangi bir amacı olmasa da burada yayınladığım için birilerinin okumasını istediğim anlamına geliyor bu durum. bu yüzden de sorularımla ilgili bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum. şöyle ki, aslına bakarsınız sorularım "basket soru" diye tabir edilen sorulardan oluşuyo. yani karşımdakinin vereceği cevabın önemli bir kısmını tahmin edebiliyorum. şayet bu bir sosyal araştırma veya sosyal deney olsaydı sorularımın çoğunun üzerini çizmem gerekirdi. fakat öyle bir durum yok. sorularım kendi kendime soruduğumda aldığım cevapların başkaları tarafından da aynı şekilde düşünme olasılığını test ediyor gibi. ahan lan acaba bu da bi deney sayılır mı? bence saylanmaz. neden? çünkü ben daha çok karşımdaki ile sohbet etmek için aracı olarak kullanıyorum bu soruları. nihohoh iyi toparladım. evet neyse efenim aşağıda Gökçe'ye sorduğum sorular ve cevapları yer almaktadır. iyi okumalar. beğenmezseniz ne yapıyorsunuz? küçük oğlunuza almıyorsunuz efenim.




Sosyal medya aracılığı ile varlığından haberdar olduğum güzide insanlardan birisi de sensin Gökçe. Blogundan ve twitter’dan severek takipliyorum efenim. Tabi aramızdaki iletişim böyle takip etme minvalinden yürüdüğü için toplumda genel kabul gören “tanışıklık” kavramı bizler için geçerli olmuyor. Bu açıdan sizinle biraz daha tanışabilir miyim?

Ben kendim Gökçe oluyorum. 22 yıldır dünya üzerinde bulunuyor fiziksel varlığım ve yeni yeni anlıyorum olanı biteni. Çocukluğum güzeldi ama sonrasından o kadar hoşlanmadım. Hayatımın bundan sonraki kısımları içinse daha umutluyum. Böyle de olumlu-romantik bi tarafım vardır ilginç bir şekilde. Adım ben daha doğmadan annemin ısrarlarıyla bana layık görülmüş. Doğduğumda yani ocak ayının 24’ünde Hacettepe hastanesinin kaloriferleri bozulmuş, zaten o zamandan belliymiş şanslı bir insan olamayacağım. Eskiden kafamı takardım bu şans mevzusuna artık ona da alıştım. Bi keresinde üstüne para verip gittiğim falcı bile bana çok şanssızsın ve hayatın çok monoton demişti. Ulan zaten bildiğim şey için ne demeye o kadar para aldın demiştim içinden. Falcıların insanlara iyi şeyler söylemeleri gerektiğine gönülden inanırım ama falcılara inanmam. Kova burcuyum ve kova burcu olduğum için astrolojiyi azıcık da olsa ciddiye alabiliyorum (tüm kovalar gibi). Yeni mezun oldum ve ne olacağım, ne yapacağım stresinden şaşkına dönmüş durumdayım. Henüz böyle söylemeye alışamadım ama psikologum artık ben. İşim gücüm yok lakin meslek olarak durum bu. Genel-kültür manyaklığım var, her şeyi bilmek isterim. En alakasız konularda en gereksiz bilgileri hatırlamak ve sağda solda ukalaca anlatmak gibi özelliklerim vardır. Hayatta en sevdiğim şey hikayeler. Başka insanların hikayelerini seyretmeyi, okumayı, dinlemeyi hep sevdim. Çocukken sinema yönetmeni olmak istiyordum büyüdüm terapist olmak istiyorum. İçinde hikaye olan meslekler seçmemin tesadüf olmadığını fark ettim sonradan. Ben hayatı edilgen yaşayan, tam olarak merkezinde yer alamayan ama olanı biteni uzaktan izlemeyi seven biriyim. Belki diğer türlüsünü yapamadığım için bunu sevdiğime inandırdım kendimi, orası muğlak. Ama bir gün gelecek ve izlemeyi bırakıp yaşamaya başlayacağım. Seçtiğim meslekten bağımsız olarak söylüyorum bunu çünkü o artık profesyonel bir şey :) Romantik komedileri ve suç-mayfa filmlerini çok severim. Bu iki tarzı sevdiğimi söylediğim insanlar bana garip garip baktıklarında insanı tek bir şeye indirgemeyeceksin arkadaşım derim, hepimiz içimizde çok farklı yönler barındırıyoruz, o yüzden de insanları etiketlemekten hiç hoşlanmam. Hatta hayatta en nefret ettiğim şey birilerinin beni kafalarının içindeki şablonlara koymaya çalışmalarıdır. Ve bu sürekli başıma gelir, kaçamam. En sevdiğim dizi six feet under ve en son çavdar tarlasında çocuklar’ı okudum. Kendimi anlatmak konusunda zorlanacağımı düşünürdüm ama görünen o ki zorlanmıyormuşum. Amma çene çalmışım ha, işte böyle bir şeyler…


Müzik hepimiz için hayati bir ihtiyaç gibi. Ve hepimiz dinlediğimiz şeylere anlamlar yükleriz. Konjonktür değiştiğinde dinlediğimiz müziğin anlamı değişmeden kendini korur bu yüzden bi süre sonra o şarkıları dinleyemez hale geliriz. Anlamı biz yüklediğimize göre yine anlamsızlaştırmayı da yapabiliyor olmamız gerekmez miydi?
 
Bence şarkılara anlam yüklemek yaptığımız kötü şeylerden biri çünkü bir şarkıyı bir insanla veya olayla eşleştirdiğimizde o şarkıyı olduğundan başka bir hale getirmiş oluyoruz ve müzikal değerleri için takdir edemiyoruz artık. Hatta işi abartıp anlam yüklediğimiz bir şarkıyı açmaya korkar oluyoruz. Şarkıya çok yazık oluyor. Ben bi ara söz vermiştim kendime güzelim şarkıları rezil etme diye ama olmuyor tabi. Senin dediğin gibi bi kere anlam yükledin mi onu geri de alamıyorsun. Bunun nedeni hakkında kesin bi teorim yok ama sanırım şarkıyla eşleştirdiğin şeyin değeri senin için azaldığında şarkı da nötr olmaya biraz daha yaklaşıyor fakat hiçbir zaman sıfırlanmıyor çünkü öyle olabilmesi için eternal sunshine’daki gibi bir sisteme ihtiyaç var. Şarkıyla eşleştirdiğin insan veya durum belleğinde yer ettikçe o şarkı da onlarla geliverecek aklına, ha zamanla eskisi kadar üzmeyecek veya mutlu etmeyecek o ayrı. Her şeyde olduğu gibi. Mesela ben bu konuda baya yol aldım, hiç dinleyemediğim bir tane şarkı kaldı :) . diğerlerini dinlerken de aklıma geliyor tabi birsürü şey ama eskisi kadar takılmıyorum anlamlara.

Yaşadığımız şehirlerin karakterlerimizin oluşumunda bir etkisi olduğunu düşünüyor musun?
 
Kesinlikle öyle düşünüyorum. İnsanların yaşadıkları şehirlere bi yerinden benzediklerine inanıyorum. Özellikle çocukluktan itibaren uzunca bir süre aynı şehirde yaşayan insanlarda daha da etkili oluyor bu. Mesela ben tüm hayatım boyunca Ankara’da yaşadım ve kendimde bir Ankara görüyorum. Soğuğu, sokakları, ağaçları, insanları şekillendirdi beni. Eğer İzmir’de doğup büyümüş olsaydım şu anki Gökçe olmazdım, bundan da çok eminim. Veya İzmirli biri ankarada yaşasaydı.  Her şeyi geçtim bi şehrin iklimi bile şekillendirir insanları çünkü hayata bakışın pencereden gördüğün havadan o kadar etkileniyor ki. Bir de her şehrin kendine has bir kültürü var. O kültür içinde öğreniyoruz bazı şekillerde davranmayı ve düşünmeyi. İyi ki de öyle oluyor valla.



Özellikle 90’larda doğan insanlarla ilgili benim şöyle bir tezim var. 4’ünde ergenliğe giriyorlar, 15’inde sevişip 25’inde de ölüyorlar. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?
 
Yeni neslin bizden farklı oldukları doğru. Bence biraz da şanssızlar özellikle 90ların ortalarında doğanlar. Yani ilkokula geldiklerinde cep telefonu vardı internet vardı, garip bir hızlanma vardı tüm dünyada. Onlar da o arada bu hızlılık içinde büyümek zorunda kaldılar. O yüzden de galiba her şeyi aceleye getirmenin gerekli bir şey olduğuna inandılar. Mesela ben şu an 16 yaşında olan bir sürü kızdan daha küçük gösteriyorum. Hala onlar kadar makyaj yapmayı bilmiyorum. Bir de düşün onların yaşındaki halimi. Ben bildiğin çocuktum ve benim bir sürü arkadaşım da öyleydi. Daha sakin bir nesildik herhalde. Bu kadar uyarıcı bombardımanı altında değildik. Evet biz de televizyonla büyüdük ama sadece oydu. Biz de çok şanslı sayılmazdık tabi bana kalsa keşke 60ların sonu 70lerin başında 20li yaşlarımda olsaydım. O neslin bir parçası olabilseydim.

Duvarlara bakmak insanda genel olarak yalnızlık hissini körüklediği için, koşarak kaçılan bir eylemdir. Sen neden seviyorsun bu eylemi?
 
Duvarları seyretmeyi sevmemenin nedeni sürekli dalan bir insan olmam. Gün içinde birileri konuşurken veya bir dizi izlerken, kitap okurken bazen düşüncelerimi durduramam ve iki işi de aynı anda yapamadığım, genelde de düşüncelerime esir olduğum için ortamdan kopmak zorunda kalırım. Ama duvarlara bakarken bir şey kaçırmam sadece düşünürüm. O yüzden de bunu alışkanlık haline getirdim. Özellikle odamın duvarlarıyla baya bi haşır neşir oldum :) Oldukça dinlendirici oluyor hatta duvarlara bakmak, sessiz, sakin sadece kendi düşüncelerimi duyuyorum. Kendimle ilgili en önemli kararları duvarları seyrederken alırım bir de yürürken. Yalnızlıkla da eşleştirmedim duvarları açıkçası, yalnız hissetmem için duvarlara gerek yok genelde öyle hissediyorum zaten o his böyle sol omzumda duruyor sanki sürekli :).



Artık insanları çeşitli platformlardan takip ederek onların zevklerini öğrenmek oldukça kısa sürüyor. Dolayısıyla yüzyüze görüşmesen bile zevklerine bakarak merak ettiğin kişinin az çok nasıl biri olduğunu anlamak mümkün. Bu yüzden mi insanların her türlü ilişkisi çok daha kısa ömürlü oluyor, yoksa kendi kendimizeyken bile kendi başımıza kalamadığımız bir dünyada daha kısa ömürlü ilişkiler tercih edip yalnızlığa sığınıyoruz?
 
Bir insanı tanıma süreci uzun ve çok güzel. Benim en sevdiğim şeylerden biridir mesela birini yavaş yavaş tanımak, gözlemlemek, konuşmak, araştırmak vesaire. Ama senin dediğin gibi artık her şey ortada. Bir insanın neleri sevdiğini facebook profiline bakarak yaklaşık 3 dakikada anlayabilirsin. Hele bir de twitterı, blogu, last fmi falan varsa neredeyse her şeyini bir çırpıda öğrenebilirsin. Tabi bunun insana hoş gelen tarafları da var özellikle yüz yüze iletişim kurulamayan kişileri tanımak açısından iyi olduğu söylenebilir ama gerçek hayattaki ilişkilerde çok da hoş bir şey değil sanırım, en azından benim için değil. Yani ben birinin en sevdiği filmi sinema üzerine konuşarak öğrenmeyi tercih ederim, o süreç güzel olan. Hem sanırım ilişkilerde bağların kuvvetli olması için de gereken bir şey bu. Gerçekten de ilişkiler bu yüzden kısa sürüyor olabilir zira giriş gelişme kısımlarını atlayıp sonuç kısmından başlarsan uzun sürmez bir yazı da.  Diğer dediğinde de kısmen bir doğruluk payı var. Çok fazla şey öğreniyoruz, çok fazla insanla iletişimdeyiz yüz yüze olmasak bile ve bazen bu kadar yoğunluktan insanlar hakkında bir sürü cümle okumaktan-dinlemekten yorulup ilişkileri kısa kesmeyi ve yalnız kalıp kendimizi tanımak istiyor olabiliriz. O da mantıklı geldi.

Şu anda sosyal medyanın oldukça fazla sayıda aracı var. Ve birçok insan bu araçların büyük çoğunluğunu kullanıyor. Bu araçların hepsini birden kullanıyor olmak kendini daha fazla insana ifade etmek ve bu anlamda o ifadelerin anlam kazanıyor olması mı yoksa daha ziyade bir maymun iştahlılık ve gösteriş budalalılığı mı var?
 
Yani işin içinde bir kendini ifade etme isteği var tabi ki, bu kaçınılmaz. İzlenmeyen bir hayat yaşanmaya değmeyen bir hayattır demiş ya biri -kim olduğunu hatırlamıyorum- insan olmakla ilgili bu biraz, kendimizi ne kadar anlatırsak hayatımız daha değerli, daha yaşanmaya değer hissediyoruz galiba. Veya daha az yalnız. Sonuçta itiraf edelim ki yalnızız yani varoluşsal olarak ama işte bir şekilde kendimizde olan biteni mümkün olduğunca çok ve kusursuz bir şekilde ifade edersek bunu kırabiliriz diye düşünüyoruz. Bence internetin geldiği noktada biraz bu yönde. Yazıyoruz, hatta çok yazarsak kimse okumaz diye özetliyoruz ki daha çok insana ulaşalım. Yaptıklarımızı gösteriyoruz insanlara, işte “ben varım” demenin çeşitli yolları bunlar. Ama bazen düşünüyorum da bunun için bu kadar fazla araca gerek var mı? Bir iki tanesiyle yetinemez miyiz diye? Artık bence bu biraz bağımlılık haline de geldi, insanlar her türlü sosyal medya kanalını kullanmadan edemiyorlar, kullanmadıklarında yoksunluk hissediyorlar. Ve bazı insanlarda gerçekten bir gösteriş budalalılığı var ve işin bokunu çıkarıyorlar ama çok şükür ki bu sosyal medya araçlarının güzel yanı istemediğin insanları rahatlıkla görüş mesafeden uzaklaştırabilmen. Hep savunmuşumdur birinin yazdıklarından hoşlanmıyorsan twitterda takip etmezsin, facebooktan silersin. En azından o bizim elimizde.


Blog açmaya nasıl karar verdin?
 
Bir arkadaşım kendine blog açtığını söylemişti, bilmiyorum tabi o zaman blog nedir ne değildir. 4 yıl önceydi galiba, sonra baktım araştırdım olayın iç yüzünü kavradım. Ben de açayım bir tane dedim. Her zaman yazmayı seven bir insan oldum, ne yazacaksam kağıtlara yazar onları da farklı farklı kitapların arasına koyardım eskiden ki ileride o kitabı tesadüfen açtığımda bir tarihte yazdığım yazıyla karşılaşayım. Neyse blog açtığımdan beri pek yazmıyorum kağıtlara. Bu bloğumdan önce başka bir bloğum vardı bir buçuk yıl orda yazdım sonra bir gün canım çok sıkıldı kapatıverdim onu ve şu anki bloğumu açtım. Ve seviyorum blog yazmayı da okumayı da. Hatta internette yapmayı en sevdiğim şey readerımı açıp blog yazılarını okumak haline geldi.



Yazı yazarak insanlara ulaşma durumunun, yaşadığın her şeyi yazıya dökülebilitesini ölçme gibi bir yan etkisi var. Senin hayatında böyle bir etki mevcut mu?

Aslında çok olmadı. Bir şeyi yaşarken bunu nasıl yazarım acaba diye düşünmüyorum.  O olayı yazıya dökmek çok sonradan geliyor aklıma. Zaten hayatımda pek bi atraksiyon yok, blogumda da olay anlattığım pek fazla yazı yok aslında. Ve ben galiba hayatımı biraz sansürlüyorum söz konusu bloga yazmak olunca. Yani zaten çok yazılası bir şey yaşasam da genellikle açıkça yazmıyorum onu. Neden böyle yapıyorum acaba şimdi burada böyle yazınca garibime gitti :)
 

Artık üniversiteden mezun olan gençlerin çoğu akademik kariyer yapmayacak olsalar bile ve iş hayatında yüksek lisansın çok acayip bi getirisi olmamakla birlikte yüksek lisans yapmaya gayret ediyor. Bu durum procrastination’ın yeni hali gibi geliyor biraz. Haksız mıyım?

İnsanların yüksek lisansı bu kadar çok isteme nedenleri bence öncelikle işsizlik. Yani iş bulmak iyice zorlaştı ve yüksek lisansa girdiği zaman bir insan toplumun iş bulsana artık baskısından kurtulmuş olacak bi kere. Herkese ben yüksek lisans yapıyorum diyecek ve işsizliğine bir kılıf hem de sükseli bir kılıf bulmuş olacak. Bi diğer neden de çoğumuzda baş gösteren gerçek hayata atılma korkusu. Üniversite hayat steril, korumalı ve öğrencilik gerçekten de bir anlamda sürekli devam etmesini istediğimiz şey çünkü hayatın en tatlı olduğu yaşlarımız öğrenci olarak geçti, bunu bırakmak zor. Sonra erkeklerin askerliği ertelemek için istedikleri şey ayrıca yüksek lisans :). Yani baya baya tutunulacak bir dal halinde görünen o ki yüksek lisans. Mesela benim durumumda icra etmek istediğim meslek için masterın şart olmasının yanında tübitak’ın verdiği süper burs sayesinde çalışmadan güzel para kazanabilme şansı da oldukça motive edici :) Ama genel olarak bi hayatı erteleme durumu söz konusu akademisyen olmayı istemeyen kişiler için gerçekten.



En sevdiğin Glee performansı ve en sevdiğin Seinfeld bölümü hangisi?

Glee’nin özellikle ilk 13 bölümünün hepsine çok bayıldım ama favorilerim tüm elemanların artie’nin nasıl hissettiğini anlayabilmek için tekerlekli sandalyeyle dolaştıkları wheels ve şarkılarını karıştırma ödevinin verildiği mash up bölümleri. Ama diziyi baştan sona çok çok sevdim. Seindfeld’den bölüm seçmekse çok daha zor çünkü tüm bölümleri birbirinden güzel ve ben çılgınca seviyorum her bölümü 4-5 kez izledim. En favori bölümüm şu çok efsane tersten başa giden the betrayal. Muhteşem bir kurgu gerçekten kramer’ın lolipopun değişen boyutları beni çok güldürmüştü. Onun dışında the contest ve the junior mint bölümlerini de çok severim. Yani böyle seçince kendimi kötü hissediyorum çünkü daha bir sürü bölüm var acayip sevdiğim. Bence dizi ilk bölümden son bölüme muhteşem, çok zeki, çok komik. Yapılmış, yapılacak en iyi komedi dizisi kesinlikle. İşte söz konusu seinfeld olunca konuşuyorum böyle uzun uzun.
 

evet efenim bize ayrılan soru ve cevapların sonuna geldik. esen kalın. 


28 Haziran 2010 Pazartesi

is it yourself louis?

arkadaş tatil beldelerinde fink atamayan gençler olarak evin içinde parmak arası terlik giyme keyfimiz vardı küresel hava dengesizliği bu zevkimizi de elimizden aldı. özellikle son iki yıldır ağız tadıyla bir yaz mevsimi yaşamamış olmayan bendeniz ankara'da şöyle bir havaya maruz kalacağımı bileydim bir çözüm üretirdim belki. gerçi bu yıl sanırım ben çok kaçıyorum soğuk havalardan diye inadına soğuk hava bana geliyor. kıfsmet tabi. mesela temmuz ikinci yarısı için bir adet polonyaya gidiş var ki oralarda hava temmuz aylarında 8-10 derece oluyormuş. cCc üşüyoruz reyiz cCc.


eskiden bi şeyler ne tekrar tekrar dinleyebilirdim ne de izleyebilirdim. son özellikle bir yıldır tabiatım komple değişti sanki. şu sıra sadece iki albüm dinliyorum. bi tanesi Glee'nin 34 şarkısından oluşan albümü diğeri de Across The Universe'in soundtracki. ha tabi arada izlediğim filmlerin şahane sondtracklerine denk geliyorum onları da dinliyorum ama tabi çok değil ağırlıklı olarak bunlar.


Film konusu ise daha acayip. bi yerde söylemeye bile utanıyorum ama bu filmi günde en az bi kere izler haldeyim iki haftadır. hatta boluya gittim geldim geçen cuma günü. hem giderken hem gelirken aynı filmi izledim. hem filme hem başrol oyuncusuna hem de filmdeki tiplerin aksanlarına tutuldum resmen. gerekli film için ilgili bakınız

ayrıca filmdeki abimiz oldukça başarılı bi abimiz. Match Point'de bir züppeyi oynuyor, soundtrackinin ve görselliğinin hastası olduğum A Single Man'de de Colin Firth'ün sevgilisini çok başarılı bir şekilde canlandırıyor. benim favorim leap year'deki Declan O'Callaghan .(a.k.a. Dekko). valla uzun uzun tarif edemiyciim kendisine olan heyranlığımı. her türlü hastasıyım.

ama filmdeki aksanın daha da bi hastasıyım, çok tatlı çok güzel bi aksan bu irlanda aksanı ya. birkaç defa filmlerde iskoç aksanına da rastlamışlığım var fekat ondan hiç hazetmemiştim zira çok sert gelmişti. ama bu irlanda aksanı bambaşka. idiot'a iycıt, fuck'a fek, shit'e şeyt, about'a da epout diyollar. filmi sürekli izlemekten ezber olduğundan artık onlarla beraber tekrar ediyorum aksanı kaptım kapıcam az kaldı.

bir de şu şarkı dan haberim olmasını sağladığı için de ayrıca seviyorum bu filmi. aslında yazıya başlarken ten things I love about leap year kıvamına geleceğini öngörmemiştim ama malesef hem takıntılı hem de bağımlılık eşiği düşük bi kimse olarak yapıyorum böyle şeyler.

ha bi de ben aslında böyle top tenler top fivelar yapmak istiyorum ama aklıma en fazla iki şey geliyo o yüzden yapamıyorum. bu da içimde yarayan bi kanadır. belkim ilerde yapabilirim.

utanmasam filmin bütün diyaloglarını koyucam ama en sevdiğim bi tanesiyle satırlarıma son vereyim. 

Anna: Can you be careful with that? That was a gift from my boyfriend.
Declan: He bought you a suitcase?
Anna: It's a Vuitton.
Declan: What?
Anna: A Louis Vuitton?
Declan: Come on. Is it yourself, Louis? Can I give you
a hand getting into the car, Louis? She named her suitcase.
She's a crackpot.

24 Haziran 2010 Perşembe

Sinem'in Sinem ile İmtihanı


 Efenim geçenlerde spontane bi şekilde Sinem(a.k.a Geowyns) ile formspring.me'de muhabbet ederken sosyal medya odaklı bir röportaj yapma fikrini ortaya attım durduk yere. ve hemen ertesi gün soruları hazırladım yolladım, sağolsun Sinem de aynı gün içinde döndü. aslında röportaj soruları dışında kalan kısmı da oldukça komikti ama artık onlar aramızda kalsın. siz sorularla idare ediverin. 
Genel olarak Geowyns olan Sinem ile iletişiyorum ben, ikisi arasında çok ciddi bir fark olduğunu sanmamakla birlikte Geowyns’i daha iyi tanıyorum. Sinem kim peki?
Pek bir fark olmaması güzel bir tespit, bunu belirterek başlayayım. Sinem, 3 çocuklu bir çekirdek ailenin ilk çocuğu ve ablası –ki ablalığın karakterine etkisinin çok olduğunu düşünüyor. Kardeşler ikiz, bir kız bir erkek. Anneyle babayı bir çift, kardeşleri de bir çift olarak gördüğü için hep arada kaldığını düşünüyor. Kimi zaman “erkek gibi” olmasının sebebi de bundan. İki tarafa da eşit mesafede olmaya çalışıyor. 8 senelik özel bir ilköğretim okulu eğitiminden sonra Anadolu lisesini kazanıyor. Sonra da İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde İşletme eğitimi alıyor ve mezun oluyor. Bir futbolsever. Çok kitap okur. Sevdikleriyle çok konuşur, tanımadıklarıyla hiç konuşmaz, bu yönüyle asosyallikle itham edilir ve buna pek sinirlenir. Küfüre karşıdır ama kendisi eder, böyle tutarsızlıkları vardır. Yabancı dil öğrenmeyi çok sever. Bulunduğu şehrin her bir sokağını ezbere bilmek ister. Herhangi bir kız işte. Blogunda yazdığı gibi. Ayrıca ilk defa kendinden 3. tekil şahıs olarak söz ediyor, hiç hoşlanmadı.


Sosyal medya sayesinde ben kendi adıma birçok ortak noktam olan insanla kaynaştım ve böyle bir iletişimin çok sağlıklı ve verimli olduğuna inanıyorum. Senin bu konu ile ilgili fikirlerin neler?
İlk başta çok tedirgindim bu konuda. Çünkü bu blog işi benim için bir milattır. Ek$i, friendfeed, twitter filan hep ondan sonra başladı. Dolayısıyla ondan önce bulunduğum ortamlar ister istemez forumlar ve forumvari siteler oldu. E böyle sitelerde insanları filtrelemek daha zor olduğundan, muhabbeti iyi gibi olan biriyle mail veya msn yoluyla azıcık samimiyet kurunca ne kadar gereksiz insanlar olduğunu görüp üzülüyordum. Blogdan sonra işler değişti ve açıkçası ben de çok memnunum. Blogdan sonra tanıştığım, kaynaştığım insanların hepsi, normal ortamlarda muhatap olsam muhabbet kurup samimi olacağım insanlar. Hatta -özellikle bu sene- çok istedim, etrafımdaki salak insanlar gitse, sosyal medyadan samimi olduğum insanlar gelse diye… Olmuyor tabi. Ama dediğim gibi, seviyorum bu insanları. Zaten blogu açarken de amacım buydu, kendim gibi insanları bulmak.


Sosyal medya araçlarını kullanan tiplerin genelde yalnız ve asosyal olduğu yönünde oluşmuş bir yargı var.  Her genellemenin yanlış olduğunu bilmekle birlikte böyle bir genellemenin yapılmasının temel nedeni bilgisayar çağının insanları yalnızlaştırdığı kaygısı mı?
Bu yargı çok önceden oluşturulmuş bir genelleme ve ben inanmıyorum. Bir insanın sosyal veya asosyal olmasının sosyal ortam kullanımıyla ilgisinin olmadığı bir devirde yaşıyoruz artık, bence. 2000’lerin başındaki sabahlara kadar chat yapan ergenler günahımıza girdiler. Artık web dünyasını gerçek dünyasının önüne koyacak kadar delirmiş insan kalmadı o kadar. Kaldı ki ben gerçek hayattan tanıdığım, çok sevdiğim ama görüşemediğim insanlara ulaşıyorum, en basiti Facebook yoluyla. Yalnızlaştırmanın tersine bir yöne gidiyor. Ben henüz netten tanıştığım biriyle görüşmedim (görüşmem demiyorum ama denk gelmedi) ama tanışıp kaynaşan çok insan görüyorum. Ya da şöyle söyleyeyim, eskiden nette yaptığım hiçbir şeyden ailemin haberi olmazdı. Geçenlerde öğlen yurtta oturuyordum, maillerime bakıyorum, msn’den babam birden şunu yazdı: “Blogunu okuyordum ben de şimdi”. Düşünebiliyor musun? O kadar dikkatli yazdığım halde açıp baktım, ters bir durum var mı diye. Neyse konudan sapıyorum,özetleyeyim: Eskiden Internet ayrı bir yaşantıydı, şimdi yaşantımızın bir uzantısı. Benim babam blogumu nerden bulmuş yahu? :)


Sosyal medyanın ülkemizde yanlış anlaşıldığını düşünüyor musun?
Yanlış anlayanlar var ama ben o tür insanlarla pek muhatap olmamaya gayret ediyorum. Dedim ya geçen gün Formspring’de de, akraba meclisinde sana ahkam kesen teyzelerin fwd mail tadında linkler paylaşması Facebook’ta… Doğru anlayanlarla bir arada durmak lazım. Kafayı yiyorsun yoksa. Zaten benim her şeyi düzeltme gibi pis bir huyum var, hiç bulaşmıyorum o yüzden öyle insanlara. Müdahele etmeye de çekiniyorum, sinir basıyor.


Sosyal medya araçlarının neredeyse tamamını kullandığını biliyorum, bu araçların hayatına herhangi bir şey kattığını düşünüyor musun?
Bir şey katmak. Bu çok geniş ve kısmen yanlış olur. Ama mutlaka hayatımda bir şeyleri değiştirdi. Değiştirmek daha doğru bir kavram sanırım. Başka türlü ulaşabilme imkanım olmayan insanlara ulaşma şansı verdi bana sosyal medya. Örneğin HBBA. Açıp gerizekalı köşe yazarlarını okuyup sinirimi katlayacağıma benim düşüncemi benden daha güzel söyleyen, “Oh be!” dedirten, ya da bana bir şeyler öğreten birini okuyorum mesela. Böyle çok insan var. Ayrıca İzmir yazımda hayata bakışımın değişmesinden bahsettim ya sürekli, bunda sosyal medya yoluyla ulaştığım insanların etkisi yadsınamaz. Kullanmak bana bir şey katmıyor ama eğer bu sosyal medya araçlarını kullanmasaydım çok daha uyduruk işlerle uğraşıyor olabileceğimi tahmin edebiliyorum. En azından kısmen de olsa kaliteli vakit geçirmemi sağlıyor.


Sosyal medyanın siyasi kararlara etki etmesi bakımından bir güç olması mümkün mü?
Mümkün. Bende çok etkisi var mesela. Hayata bakışımın değişmesinin başka bir boyutu da bu. Siyasi fikirlerin oluşumunda önemli olan bilgi kaynağına ulaşabilme ve o kaynakların kullanılabilirliğidir bence. Benim normalde açıp okumayacağım gazetelerin, portalların, dergilerin içindeki mühim bir linki sen paylaştıysan mesela Twitter’da, açarım, okurum, öğrenirim. Internet çok geniş kaynaklar sunuyor ama insan onun içinde de kendini ufak bir döngüye sığdırıyor bir şekilde. Sosyal medya seni o döngüden çıkmaya teşvik ediyor, öyle ya da böyle.


Blog açma fikri nereden çıktı, nasıl gelişti olaylar?
İnan tam olarak hatırlamıyorum. Ama hatırladığım kadarıyla, ana hatlarıyla anlatayım. Blog açmadan önce ciddi ciddi açıp her gün okuduğum tek blog, çoğu blogun olduğu gibi, Aceto Balsamico idi. Oradan tıklayarak gittiğim bloglar oluyordu ama düzenli takip etmiyordum. Aceto’dan hevesleniyordum haliyle biraz. Başka bir boyutu da hemfikir insan bulma çabam. Benim tuhaf zevklerim olduğundan pek herkesle paylaşamıyorum aklıma gelenleri ve artık çevremdeki insanların anlatacağım şeye vereceği tepki az buçuk belli olduğu için daha çok insana söyleme ihtiyacı hissediyordum. Maç izlerken yaptığım ufak bir tespit mesela. Oda arkadaşımla izliyoruz -izliyorduk- maçları. Zaten çoğunu ben söylemeden o söylüyor, futbola bakışımız neredeyse aynı. Arayıp babamla konuşsam onun da ne diyeceği belli. Kardeşim de hakeza. Sınıfa dalıp erkeklerin arasına girip “Hacı dün n’oldu ya öyle maçta?!” demeyi sevmiyorum sanılanın aksine, çünkü usandım erkeklerin “Aaa sen futbol izliyor musun ne hoş” demesinden (ve akabinde “İzleme demiyorum, hobi olarak yine izle” kendini beğenmişliklerinden). Benim futbol sevgimi ve bilgimi sorgulamadan söylediklerimi dinlesin istedim insanlar. Futbol örneğini verdim ama başlarda futbol yazmak da istememiştim, engel olamadım kendime, bu da not olarak düşülsün. Kısacası, benim yaptığım saçma sapan, gereksiz bir tespite “Evet ya!” diyen insanlar olsun istedim, blog ondan var. Ama dediğim gibi, dellenip “Yeter lan blog açıyorum!” dediğim anı hatılamıyorum.


Toplumsal cinsiyet rolleri bakımından futbolu sadece erkeklerin yaratacağı ve takip edeceği yanılgısı yüzünden sorun yaşadığın oldu mu?
Olmadı. Hiç sorun yaşamadım. Diye girsem lafa :) Olmaz mı yahu. Şimdi 7-8 yaşlarıma geri dönelim: Teneffüste bahçede dolanıyorum. Benden bir iki yaş büyük erkek grubu tek kale maç yapacak, adam eksik, kısa saçlarım sebebiyle beni erkek sanarak “Gel lan gir maça” diyorlar, hiç bozmuyorum, takımım için canımı dişime takarak oynuyorum. Damarıma basılınca bağırıp çağırıyorum, kız olduğumu anlıyorlar: Ve oyundan atılıyorum. Sebep? Kızım. Lan oynuyoruz işte, ne fark eder? Kendi sınıf arkadaşlarım artık alışmıştı, arada alırlardı oyuna ama ortaokulda filan onlar da almaz oldu, malum ergenlik. Sonra yıllar boyunca babam maç izlemeye giderken benden 6 yaş küçük erkek kardeşimi götürdü, beni götürmedi, “Ne gerek var?” diye. Anladığıma, sevdiğime inansın diye deliler gibi yorum yapıyordum maç boyunca. Bak artık bu kadar rüştümü ispatlamışım, bu yaşıma gelmişim,  “The Football Book”u aldığımda heyecanla anneme gösteriyorum, “Kız başına ne lüzum var” diyor. Ne dersin buna? Bu tür konularda söylediğim en net cümle şu: Futbolu anlamak ve sevmek için gerekli tek organ, beyin. Kaldı ki erkeklerin çoğu da anlamıyor. Arda sinemaya gitmesin diye tezahürat yapan adam anlıyor mu mesela sence? Bence anlamıyor. Sadece erkek olması ona özgürce ahkam kesme şansını tanıyor. Kadınlar da ne dese kadınlığı fikrinin üzerinde bir gölge oluyor.


Bir de bu futbol konusuyla ilgili benim takıldığım bir husus var. Mesela bir genç düşün, cinsiyeti önemli değil, üniversite öğrencisi, ailesinden farklı bir şehirde kendi evinde yaşıyor, interneti var, ekonomik durumu da ortalamanın biraz üzerinde. Bu genç bütün günlerini sadece ama sadece futbolla ilgili olaylara ayırıyor. Mesela her ülkede tuttuğu bir takım var ama saplantı derecesinde bi takım tutma. Bütün üniversite hayatını bu takımlar çevresinde harcıyor. Bu durumun birçok nedeni olabilir hatta sadece sisteme sövebiliriz, içi boş düşünmeyen genç yaratma açısından. Sistem dışında en önemli nedenler neler sence?
Futbol bağımlılık yapıyor. Bence bu asıl neden. Ve aldıkça daha fazlasını arıyorsun. Başlarda Galatasaray’ın sadece ciddi maçlarını izlerdim. Sonra bazı Anadolu takımı maçları girdi işin içine, Antep deplasmanı mühimdir mesela. E rakip de önemli, bilelim dedik onların maçları da izlenir oldu. Barcelona ne güzel takım dedik her hafta 90 dakika da ona. E bu işi izledikten sonra başkaları ne demiş merak ediyorsun, köşe yazıları. Bloglar ne demiş? E bunun Şampiyonlar Ligi var, Dünya Kupası var… Bitmiyor yahu, battıkça batıyorsun. Sen bir kısmıyla ilgilenmesen bile ilgilenen biri senin de hoşuna gideceğini bilip anlatıyor zaten. Kardeşim de, üniversiteden yakın bir arkadaşım da AC Roma taraftarı mesela. Serie A’yı hiç sevmem, takip de etmem ama o ikisinin sayesinde Lazio – Inter – Roma üçgeninde yaşananları öğrendim ve son birkaç hafta ben de heyecanla açıp izler oldum.


Okuduğun iki bölüm aslında piyasada sana ortalamanın üzerinde para kazandıracak işler yaptırabilir. Neden akademi?
Paranın ne önemi var, mühim olan insanlık! Şaka bir yana, çok para gibi bir hayalim olmadı hiç. Benim isteğim bir kitap veya bir DVD’yi isteyince almanın dokunmayacağı kadar paramın olması. Akademisyenlik bunun için yeterli. Stajda iş ortamını gördüm. Çok da samimi bir ortam vardı ama bana göre değil. Deliler gibi yaptıkları işler çok anlamsız aslında, bunu görüyorsun dışarıdan bakınca. Akademisyenlikte hem araştırma yaparak, hem de ders vererek “bir işe yarıyor” olma duygusunu hissedeceğimi düşünüyorum. Sonuçta okuduğum bölüm çocukluğumdan beri hayal ettiğim bölüm değildi, kim hayal eder ki işletme okumayı? Elimde olanları hayallerime uydurmaya çalışıyorum.


Şayet hayal kırıklığına uğramaz ve pes etmezsen yüksek lisanstan itibaren ne tür konular üzerine çalışmayı planlıyorsun ya da planlıyor musun?
Şimdilik planlarıma göre doktora da İşletme ya da Lojistik üzerine olacak, kendi bölümümde ders vermek isterim ama sanki delirip bambaşka bir konuda doktora yapacakmışım gibi hissediyorum. Öyle bir haller var bende. Bir de benim önceki soruya verdiğim cevabın son cümlesi, bu sorunun ilk cümlesine bağlı gibi. Sanki ben cevap verdikten sonra sen sormuşsun gibi. Şimdi fark ettim. Hoş olmuş.


evet efenim okuduğunuz üzere böyle bi şey çıktı ortaya tabi şu kadar soruyu sorup cevapları sonra okuyunca bi bu kadar daha soru sorası geliyor insanın ben bi tenhada kıstırıp sorularımı sormaya devam ediciim belki bi yerlerde bi gün yine karşınıza çıkar. 


şimdi bi hayal kurdum da pek hoşuma gitti onu da diyeyim noktalayayım; böyle eğlenme amaçlı yaptığım röportajımsı şeyden sonra devam edermişim ve bi gün çok azılı bi röportör olurmuşum. negzel olur di mi? (bak hala soru soruyorum)