23 Nisan 2010 Cuma

bir çırpıda bi hışımla

ayhh, yahu yazmıyorum yazamıyorum filan derken söyleyecek bi dolu şey birikiyo nereden başlayayım bilemiyorum ama az önce çalan telefonum itibari ile az biraz gündem belli oldu sanıyorum. başıma ne geldiyse bu süper bilinçli olmaktan geldi. ignorance is bliss demişler. yani son zamanlarda o kadar çok katılıyorum ki bu söze, üstüne ne söyleyesem fazlalık olacak. bi de başkasının söylediği bu kadar şahane söz üzerinden edebiyat parçalamam pek saçma olur.

ama böyle bi bilinç kelebeği olunca insan, her şeyi, her durumu, her olayı, her insanı ve davranışı özellikle kendisine yapılan davranışı normalleştirme eğiliminde oluyo. ki totalde çok zararlı bi tutum. zira herkesi her şeyi anlayıp tevazu gösterince hep kendinizden yiyosunuz, sonra zamansız ağlamalar efenim gereksiz agresif tavırlar, boş boş işlerle uğraşmalar filan oluyor.

iyi misin? cümlesinin kısalığına bakıp aldanmamak lazım. yani en azından benim üzerimdeki etkisi oldukça yıkıcı oluyo az önce onu farkettim. şayet kendimi herhangi bir sebepten iyi hissetmiyorsam ve biri bana iyi misin demişse ki kesin diyen biri oluyo, oracıkta ağlamaya başlayabiliyorum. o yüzden de yakın çevremde iyi misin denmesini uzun süre yasaklamayı hedefliyorum.

bu tivitır şeysini ben pek severek kullanıyorum, açıkcası tam istediğim kadar kullanamıyorum ama yeni birilerini görmek ve anlamak için çok verimli bi ağ olduğuna inanıyorum. tivitır sayesinde bana benzeyen birçok kadın olduğunu gördüm. büyük bi kısmının blogu var oralardan da takip ediyorum. yazdıklarına bakıyorum da , lan aha ya aynı ben, valla ben de aynını düşünüyorum demeden edemiyorum. Güzide haricinde bu durumu anlattığım biri olmadı ama zaten anlatmak mühim değil. ama insan bi tek bunu ben mi yaşıyorum, düşünüyorum derdinden kurtuluyor bir hoş oluyor.


aslında ben bir iki dizilerle ilgili bişiler dicektim ama bi taraftan da başka şeyler diyesim vardı yukarıda birkaç kendi halinde paragrafa sebebiyet verdiler birden bire. dizilere gelecek olursak, bu House'da Kutner doktoru vardı ya hani, (ahan bomba spoiler) 5. sezonda sonlara doğru pat diye öldü gitti çocukcağız. hah işte meğersem o Obama'nın ekibe katılıcam ben siyasete atılıyorum diyip ayrılmış diziden, dizi canavarı'ndan gördüm ve şaşırdım epeyce. ya ya.

bu Glee'de Sue Sylvester(Jane Lynch) karakteri var ben kadını da karakteri de pek beğenerek izliyodum ta ki bugüne kadar. dün izlemeye başladığım 2005 yapımı Weeds dizisinin birinci sezonun 3. bölümünde de konuk oyuncu olan Jane Lynch Weeds'de oynadığı karakterin aynısını şu an Glee'de oynuyo, çok büyük hayal kırıklığına uğradım resmen kadını copy+paste yapmışlar, ama son bölümü şahaneydi o ayrı. Madonna coverlarını çok iyi kotarmışlar üstelik de toplumsal cinsiyet ve kadın-erkek ilişkilerine de dokanmışlar ben pek beğendim ne yalan söyliyim. 

işte dün geceden beri de Weeds izlemeye başladım 5 sezondur yayınlanıyomuş, ilk sezonun 3 bölümünü izledim ve beğendim, özellikle dizinin jeneriği çok güzel. banliyö hayatını amerikan rüyasını eleştirir dille bi şeyler anlatmaya çalışıyolar karakterler pek şahane. çok keyif alıyorum ben şimdilik. şu sıra dizi izleyesim var ama ne izlesem ama herkesin izlediğinden olmasın diyosanız buna bi bakın derim. eztv.it'de 2. sezondan itibaren bütün bölümler var birinci sezonu da herhangi bi yerden rahatlıkla bulabilirsiniz.

--üfürmeceler--

-dengeleri iyi bilmek ona göre şey etmek lazım ya, hah ben o boku tutturmayı çok geç öğrendim, kötü oldu.
-bir de herhangi bir şey yapmayınca her şey kendiliğinden o kadar kolay oluyo ki hiçbir şey yapası gelmiyo insan evladının.
-bi de ne zaman bi şeyin olmasını beklemeyi bıraksam, o şey o dakika gerçekleşiyo ya, işte en nefret ettiğim şey budur. bi kere de kanırtmadan normal normal olsun her şey di mi?

giriş gelişme sonuç nere bu yazı nere tadında bi yazdı oldu. olur ki. 

biterken don't make me over çalıyodu, katılmadan edemiyorum.

PS: ha bi de benim postlar görünmüyomuş hiçbi yerlerde, tivitır aracılığıyla konunun uzmanı bir beyfendiye danıştım bişiler bişiler yaptırdı bana bakalım bu postla birlikte olayın düzelip düzelmediğini de test etmiş olacağız haydi bakalım.

13 Nisan 2010 Salı

seyyah değil anca seyyar


- pazar günü Fatma ve Esra ile hedeflediğimiz İstanbul kaçamağını başarmış olmanın haklı gururu ve sevincini taşıyorum. zira öncesinde 2 günlük bir atelye çalışması var idi ve proje asistanları olarak yapılacak tüm asistleri yapmak için sabahın köründen akşamın körüne yorucu iki gün yaşadık. istanbula gideceğim gün 3 te yatıp sabah 6 da kalkıp otobüse atlayıp sabah saat 11'den akşam sekiz buçuğa kadar iki kısa mola haricinde sürekli dolaşaraktan enerjimin her gıdımını kullandım. ama o kadar güzel o kadar şahane o kadar en en bi gün oldu ki hiç koymadı tabi bu uykusuzluk neyim. bir de her şey o kadar yolunda gitti ki, gerçi çok hayvani bi poroğram yapmadık amaçtan sapmamak için. bi ortaköy bi istiklal yaptık oraları buraları gezdik muhabbet ettik bol bol. her şey süper yolunda gitti ama bi tane egzantrik bi şey oldu onu yazmadan geçmiyim,

şöyleki sık sık şehirlerarası yolculuk yapan ve pek sabit oturmayı sevmeyen üstüne de dışardan gelecek her türlü gürültüye karşı tahammülsüz biri olarak mp3 çalarımı yanımdan ayırmam asla. hatta istanbula gideceğim sabahtan önceki gece geç saatlere kadar uyumamamın en önemli sebebi mp3 çalarımı şarj edip yol müzikleri atmaktı. neyse işte giderken Fatma ile beraber gittiğim için pek müzik dinlemedik bi ara açtım zorla Glee'nin soundtrackini dinlettim bak şu şarkı şöyle bu böyle diyerekten, sonra muhabbet falan derken zaten yol bitti. dönüşte tek başıma döndüm. ve koltuğuma oturduktan sonra ilk işim mp3 çalarımı kabından çıkarıp kulaklıklarımı takıp mp3 çalarımı çalıştırmak olacaktı ki, kulaklığımla mp3 çalarım birbirine bağlı değilmiş ben kulaklığı tutmaya çalışırken mp3 çalar elimden kaydı, yere düştü ve kayboldu, evet resmen kayboldu nereye nası hangi hızla savrulduysa kayboldu. otobüs de ağzına kadar dolu ve fakat ben durmadım tabi arkamdaki teyzeyi ve önümdeki koltuklarda oturan gençten delikanlıları taciz ettim kendim aradım taradım ve bulamadım. bi taraftan mp3 çaların mülkiyeti bana ait değil proje kapsamında ses kayıt cihazı olarak alındı ama ben kirli emellerime severek alet ediyorum kendi mp3 çalarımı kız kardeşceğime kaptırdığımdan mütevellit. hayır yani yolda düşürsem farketmesem koymaz bana gider bi tane daha alırım ama otobüsün içinde nereye gidebilir ki, bu olayın kendisi saçma. muavini de taciz ettim mp3 çaların ne olduğunu anlamadı i-pod diyince haaa dedi, o da ayrı konu, molada bakarım ben bayan dedi piki dedim oturdum yerime, gece çok geç saatte döndüğümüzden mola vermedik ben otobüs boluya varınca muavine ve şoföre laflar hazırlamıştım, söylemek üzere. ben inmeden önce arkamdaki teyzeler inince ben dedim bi daha bakayım orada muavin müdahale etti dedi durun bayan bi de ben bakayım ve benim oturduğum yerde derin bi soruşturma yaptı, nereden bulduysa çıkardı verdi mp3 çaları bana, ben hem şaşırdım hem böyle bi ulan nereye kaçtı nasıl oldu bu iş ya diye derin düşüncelere daldım. hiçbi zaman müziksiz seyahat edemem ıyy diye düşünen bana da böyle bi ders oldu bi şey oldu cağğnım yolculuk arada böyle bi ziyan oldu ama yine de çok güzel bi gündü bu da nazar bonciği oldu.

bu hafta da ankaraya gidicem hem de bikaç gün kalmayı hedefliyorum bakalım işalla maşalla başarılı olıciğim. bi ankara bi istanbul derken bi bakmışsın yurdumun bambaşka bi şehrinde olurmuşum önümüzdeki 6 ay için hedeflediğim tek şey bu, umarım gerçekleştirebileceğim yarebbim dinimiz amin.

-ayrıca benim blogun ya da benim hesabımın mı bilemiyorum RSS feed şeysi çalışmıyomuş yazdıklarım hiçbi yerlerde görünmüyomuş ben bu ayarı nası bozdum bilmiyorum dolayısıyla nereden düzelticem hiçbi fikrim yok, şayet bi fikri olan varsa ya da fikir edinebilecek bir arkadaşı var ise beni bi iletiştirsin derdime bi çare bulalım yazık ki bana :)

- düğünle ilgili fotoğraf istemek için taciz ettiğim kişiden pek neşeli bi mesaj aldım, keyfim yerine geldi. neşeli insan pek seviyorum ya hastasıyım hatta. devamı gelicek işalla maşalla.

7 Nisan 2010 Çarşamba

üfürükten atmasyoğnn



-haftasonu pek sevgili Meltem ablayı İlker abi ile başgöz ettik resmi olarak, ben en çok gelini ve kardeşini tanıdığım içün bütün organizasyon boyunca yanlarından ayrılmadım ama bi yandan da pek karışmadım mümkün mertebe yardımcı olmaya çalıştım elimden geldiğince. dolayısıyla onlar bi şeylerle uğraşırken benim de gözlem yapma şansım oldu; mesela bu düğün olayları deli işi esasen. bir de aslında anlamını komple kaybetmiş sayılır benim gözümde. zira köylerde düğünün yapılma anlamı evliliği kutlamakla birlikte imece bi şekilde birlikte yeni bi hayat kuran çifte yardımcı olmakmış. ama tabi çevre köylerden de insanlar davet edilip gelincesi haliyle sabahtan akşama bi eğlence bununla birlikte de yemeceler içmeceler çok oluyomuş. ama köy yerinde zaten yeme içme dışında bi aksiyon yok ki. aileler bütün yaz çok çalışıp kışlık yiyeceklerini toparlıyolarmış. böyle düğün olunca da ahırındaki hayvanları kesip bi güzel pişirip ikram ediyomuş yani dolayısıyla doğrudan bi acayip harcama söz konusu değil. ve fakat biz köylü toplumu olmakla birlikte artık şehirlerde yaşıyoruz o açıdan yemekli düğünler yapmak, efenim eski köy adetlerini yaşatıcaz diye milyarlarca masraf yapmak sonra da geleceğe yatırım yapacak yerde takılan takılarla düğün masraflarını kapamak biraz saçma oluyo. ama işte bunu bi önceki kuşağa anlatmak imkansız. zira herkes kendi ünü için yaşıyo. gelin veya damat istemese de o gereksiz masraflar yapılıyo bi şekilde, neymiş töre devam etsinmiş, gerisini koyversin gitsinmiş. neyseki ben evlenmicem dolayısıyla böyle dertlerim olmayacak. gerçi evlenecek olsam muhakkak hayvani bi düğün organizasyonu yapmam gerekirdi diye de düşünüyorum.

- bu düğünün birkaç getirisi oldu onu da diyeyim. birinç olarak boğma rakı tattım. tadı şahaneydi normal rakıdan çok daha farklı hatta tekilaya yakın bi tadı var. içimi bizim rakıya göre çok daha rahat. sadece çay bardağından 3 parmak kadar tadına bakabildim. fırsat bulabilirsem tekrar içesim var uzun uzun.

- ikinç olarak, meltem ablanın gelinliği gerçekten supper-dupperdı. böyle yunan mitolojisinden helenayı kapıp getirmişcesine bi görüntü çiziyordu. ben gelinliği çok beğenince bana söz verdi, şayet bi gün evlenecek olursam meltem ablanın gelinliğini giyicem.

-üçünç olarak, pınarla çözülmemiş bi problemimiz vardı, ki konuşmadan da üstünü kapamak olmazdı, ama fırsatımız yoktu, bi de üzerinden çok zaman geçti unuttuk gittik sanki, gerçi ben daha söliceklerimi söylemedim bi sonraki karşılaşmamıza saklıyorum, muhakkak ileticem kendisine. blogumu da dün akşam söyledim yazıyorum ben buraya arada gir oku, şayet blogun adını bi yerlere kaydetmediyse kesin unutur ama ben bi ayar yaparım bi vakit ona. kendisine buradan selamlarımı iletiyorum aynı zamanda hehe.


- bir de az önce düğün fotoğraflarının benimde içinde bulunduğum kısmını damadın kardeşinden isteme densizliğinde bulundum umarım yollar fotoğrafları zira pek merak içindeyim.


- bir düğün de böyle geçti.


fotoğrafı da şuradan aldım.

29 Mart 2010 Pazartesi

basıyollar

aslında aynı evi paylaştığım kız arkadaşlarımın bana acayip gelen ama aslında normal olan düşünceleri ile ilgili bi şeyler karalayacaktım hatta karaladım ama hoşuma gitmedi daha düzgün yazayım dedim sonra komple vazgeçtim çok gereksiz bir post olacağını düşündüğümden. bi de aklıma daha başka bi şey geldi onu paylaşasım var.

hani her insanın böyle ay bana burada basıyolar kendimi kötü hissediyorum dediği yerler vardır ve genelde oradan uzak dururlar ya benim de bikaç zamandır ayhh buralar beni basıyo dediğim bi yer var ama o yer biraz fazlaca büyük bi yer olduğu için kaçınma şansım yok illa içinde bi yerlerde oluyorum. dersaneden beri en yakın olduğuna inandığım bi arkadaşımla böyle bi basan mekan olayımız olmuştu ona çağrıştım bu mekanın insanı basması olayını düşünürken. 2007 yazının güzel bi ağustos günü part-time işimden erken çıkmışım eve gitmişim keyifler gıcır oturuyorum tv bakıyorum, bi telefon. pınar. ne oldu? çok kötüyüm in pub'da oturuyorum gelir misin? ya ama ben evdeyim en erken 1 saate gelebilirim gibi bi izahatte dahi bulunmadım, bi yere kıpırdama geliyorum dedim. gittim. gireceği yetenek sınavı bi yandan da sevgilisinin ileri düzeyde manik depresif olması bizim kızı intihara sürüklemiş. daha sonra konuştuğumuzda aslında her şey iyiydi bi yandan yürüyüp bi yandan düşünüyodum sonra buraya geldim ondan sonra kayış koptu dedi. ve fakat bu in pub dediğimiz yer birkaç katlı ve terası olan bi mekan. kabul iç açan bi manzarası yok(kızılay'da iç açıcı manzarayı kim  kaybetmiş ayrıca) ama pınarın oturduğu yer böyle püfür püfür esen en bi ferah terastı. ve ilginçtir bende pınarı o halde görmeden önce o terasta oturmuştum bikaç defa ve gözle görülür olumsuz bi olay bi aksiyon yaşamasam da moralim bozuk olarak çıkmıştım mekandan. pınar da aynı şeyi söyleyince pişti olduk ya ben de aynen öyle düşünüyorum bi daha gitmeyelim artık yazları takılacak başka teraslar buluruz elbet demiştim. konu da kapanmıştı.

ve fakat şu son zamanlarda en sık kullandığım iki mekanın ben de depreşken hallere sebebiyet vermesini böyle çat diye halledemiyorum ama en azından baş etmeye çalışıyorum bu da bi şeydir diyorum.

olur ya, neden olmasın.

23 Mart 2010 Salı

film kritiği yapan hasba diziler içün kritik yaparsa*

aslında bayaaa hem de en gereksizinden bir öfkeyle bi şeyler yazmıştım halbuki tek olayım Glee hakkında bi şeyler karalamaktı. artık ilahi bi şey midir yoksa teknik mi adlandıramiciim şimdilik, efenim benim laptop piyuvv dedi kapandı zira kendisi şu sıralar bir kaloriferden farksız çalışıyo minicik odamı maksimum miktarda ısıtıyor. zaten artık diz üstü değil sehpanın üstündeki asimetrik tavlanın üstü bi model oldu kendisi. ama tabi bu durum beni herhangi bir eylemimden uzaklaştırıyor mu? kesinlikle hayır. ama zor oluyo ne yalan diyim, en kısa zamanda hal çaresine bakmak icap ediyor.

neyse ne diyodum, evet Glee. efenim bu Glee dediğimiz ilk sezonu yayınlamış,13 bölümden oluşan müzikal bir dizimiz. hem de high school olanından amma velakin öyle high school musical'daki gibi değil, bu biraz daha farklı. fotoğraftan da anlaşılacağı üzere luzır arkadaşların toplaştığı bir eğlence klübü bu Glee dedikleri. yani kurgusal olarak herhangi bir şey beklemek zaten çok mantıklı değil. işte bildiğimiz klasik ortalamanın altında bi lise, dandik bi müdür, hırslı birbirinden manyak hocalar ha bi de idealist bi hoca, çok çılgın öğrenciler vs. zaten bölümleri de genel olarak tematik çalışmışlar,  muhakkak bir yolla birkaç tane bilindik güzel şarkı dinliyosunuz bi de dizide çok fazla kişi ve perspektif olduğundan ötürü her bölümde bir perspektiften bişiler anlatıyolar. açıkcası harcanan emek muazzam, bi de ünlü şarkıcı ablalar da pek beğenmişler (jenıfır ile mad'ana).  nisan ortasında yeni sezonu başlayacakmış o açıdan diziyi geç keşfetmiş olmak verimli oldu, bir de bölümlerden birinde hav ay met yor mathırın lecındry kişiliği barni stinsın da rol alacakmış, hatta rol almış, geçenlerde tivıtırda gördüm yok efenim bu Glee şeysi beni yordu gibisine, ama kimbilir ne eğlenceli bi bölüm olmuştur. velhasıl kafa yormayan çerez dizi diye tabi ettiğimiz konum için bu dizi çok uygun düşüyo, gerçi 42 dakika civarında olduğu için az uzun çerezlik için ama şarkı dinlemeyi seviyosanız kısa bile gelebilir. göreceliliğin gözü kör olsun. ama işte müzik olaylarını sevenler kaçırmasın baksın, bi de loser- geek olayları da var az biraz onlar da ayrıca neşeli.

hazır dizi demişken bu house iyice eşşeğin kulağına su kaçırdı ya. adamlar resmen ayda bi bölüm yayınlamaya başladılar. tamam yani kolay değil diziyi çekmek anladık da bu kadar da olmaz. zaten son sezonki bi dolu atraksiyonu beğenmiyorum ama işte toktorun hem yeri ayrı hem hatırası var, takipliyoruz öyle veya böyle.

ayrıca lie to me de içimde yarayan bi kana oldu. zira ben kendisini geçtiğimiz pazartesi başlayacak diye biliyordum meğer haziranda yayınlanmaya başlayacakmış. hatta bununla ilgili geçenlerde bi röportaj okudum, kendisi ingilizceydi ama anladığım kadarıyla biraz tahtı sallanıyormuş bu lie to me'nin. yani amerikan halkının eğilimini bilemiyorum tabi toktor house'dan sonra cal lightman hoşlarına gitmedi dicem ama bu adam toktoru dörtle çarpar ikiye böler, ki hem dizinin  konusu çok acayip hem oyuncuların performansı çok şahane. ama garip tabi. fox'un da tee sezon biterken diziyi yayınlayıp riske atması da acayip geldi ama onlara soruncası diyollar ki, efenim yazın bütün diziler bitiyor o açıdan ortalık boşaldığı içün biz lie to me'yi koyduğumuz gibi reytingleri acayip kaparız falan. ama yine de bi sezonda 12 bölüm çekip bi yıl bekletmek, üstüne bir de haziranda yayınlanması hiç hoş değil, yine de gerçek. ama ne olursa olsun bi heycan bekliyoruz biz kendisini.

Glee'den girdim diğer iki diziyi de araya sıkıştırdım, birkaç bir şeyler daha sıkıştırasım var ama daha da yeter diyorum şimdilik. geri kalanı geride kalsın bi süre daha.

fotoğraftaki gibi poz veresim var ya, çok şirinler.
severek izliyoruz.


*bugün meltemle okulun önceki mezunlarından birinin fotoğraflarına bakma gafletinde bulunduk da, kendisinden böyle bi sekizinci tekil kişi olarka bahsedip de orijinal adam olmaya çalışmış, oradan geyik malzemesi çıktı bi hayli, başlık da onun ürünüdür.

15 Mart 2010 Pazartesi

al sana bir kaya nereye dayarsan daya

kendi ayaklarım üstünde durmaya çabaladığım 19 yaşım bi anlamda hayatımın miladıdır. zira ortada ciddi anlamda yaşanmış bi şey olmadığı için 19 yaşıma kadar olanları saymıyorum. şimdi düşündümde aradan geçen 6 yılda çok acayip çok extrem şeyler yaşamadım hep böyle bi normaldi, düzdü benim hayatım. sağlığım, derslerim, arkadaşlarımla ilişkilerim, ailemle ilişkilerim hepsi orta halliydi bi tek özel hayatım orta halli değildi, geçen 6 yılda bu anlamda değişik hiçbir şey olmadı, olamadı, olduramadım, oldurtmadılar.

Son zamanlarda sadece ama sadece sosyalleşmeye çalıştığım insanlardan her 5 tanesinden 4,5 'ğunun benimle kalıcı bi iletişim kurmayı tercih etmediklerini farkettim. işin enteresan tarafı ise bende müthiş bi kabullenmişlik duygusu var yani neden iletişimin koptuğunu bilmiyorum ve kurduğum iletişimler de öyle aman acayip değil fekat nedense insanlar açıklama ihtiyacı hissetmeden hayatımdan çıkıveriyolar ya bari bi baş baş edin böyle bi piç gibi ortada kalıyorum ben. ama tabi hayatına girerken sen nerden çıktın sorusunu sormayan benden kaynaklanıyodur bütün sorun. olabilir tabi bakış açısı, bakış aşısı hatta. eski romantik tavrımdan kaynaklanıyo bence bu durum. başlangıcının olmaması sonunun da olmayacağını sağlayacakmış gibi düşünüyorum ben. ama işte bi insan bi bakıyosun var bi bakıyosun yok. yokken var olması değil ama nedense varken yokolması sorgulamaya itiyo, insan evladı işte.

ama ben süper sorgulamayan biri oldum hayatıma giren çıkanı kontrol etmemeye başlamak da aynı döneme denk geliyor.peki ben ne zamandan beri sorgulamadan her şeyi kabul eden biri oldum? ahan soru bu.

biri bana anlatsın dinlemeye hazır ve nazırım.

14 Mart 2010 Pazar

müziksiz olur mu hiç


o değil de ben bu format sırasında yitip giden 15 gblık müzik arşivimi nasıl toparlıycam. kimine göre asla kayda değer olmayan kimine göre çok büyük bir rakam olan bu büyüklükteki bir arşivi elimdeki internetle sittin sene toparlayamam ki. hoş, hepsini toplamama gerek yok ama en azından yarısını dinliyodum ben bu müziklerin. şimdi ofisteki bilgisayarlara attığım bikaç soundtrackle idare ediyorum ama mesela az önce bi blogda kızın biri vega dinliyorum keşke konserleri olsa falan demiş. bi düşündüm benim bütün vegalar yalan oldu. onu da kaybettiklerim lisetesine yazdım biraz buradan biraz ofisten derken toparlamayı hedefliyorum. geçici olarak tabi fizy falan yararlı olabilir efenim bir de grooveshark var galiba yabancı müzikler açısından epey verimli olabilir. deneyeyim. idare edeyim.

bir de bugün başka bi blogda bi yazı gördüm. çocuk sevgilisinin kendisine yazdığı bir metini yayınlamış. böyle bi karışık oldum bi acayip hissettim. yani çocuk tabi iyi niyetli "işte beni tanıyın diye bunu yayınladım gerçekten böyle de bi bünyeyim aslında. o çok iyi anlatmış. kendimden bahsederken ben bu kadar objektif olamam"a getirmiş ama yine de yani mesela ben kendimi koydum kızın yerine. hiç tanımadığım insanların kişiye hatta sevgiliye özel yazdığım satırları okumasını istemezdim. gerçi ben biri için bi şey yazdığımda kız arkadaşlarımın birkaçına okutuyorum nasıl olmuş çok mu yavşak olmuş çok mu sert olmuş gibisine ama yine de onlar benim seçtiğim insanlar. böyle de gizli faşist gibi oldum yahu. sadece benim seçtiklerim ve istediklerim okuyabilir gibi. aman her neyse nasıl olsa benim başıma gelmez, şayet gelirse o zaman düşünürüm. durduk yere kendime niye pay çıkardım peki? birazcık kuyruk acım var. hatta bilgisayarım da "karaladık da ne oldu?" diye bi klasör var okumasını istediğim kişiye yolladıklarım ve yolla(ya)madıklarımdan oluşan. elim de bi türlü gitmiyo silmeye. bazı bazı açıp okuyorum vay anasını ya ne güzel sevmişim, ne güzel hissetmişim filan diyorum. keşke o da böyle diyebileydi. ama demedi.

konunun müzikle pek ilgisi yok aslında ama benim için müzik dinlemek demek hem düşündüklerini senden daha iyi ifade eden insanları dinlemek hem de hatırası olan şeyleri yad etmek demek. vega diyincesi insan ister istemez her iki duyguyu da hissediyor. o açıdan şey ettim.

son olarak konudan tamamen alakasız olarak, orhan pamukun bi röportajına denk geldimdi ben bu nobel ödülü şeysi dönemlerinde. adama soruyolar ne tür müzik dinliyosunuz diye. adam ben hiç müzik dinlemem diye cevap vermişti. hiç mi evet hiç. ben bu adamın karakterinden şüphe ederim açıkcası. artık nasıl bi egoysa ben her şeyimle kendime yetiyorum müzik gibi şeylere ihtiyaç duymuyorum havalarında. halbuki kaçırdıklarını bi bilse ohooo.

saygılar bizden efenim.